KADIN

KADIN (8)

Pazartesi, 06 Haziran 2016 11:13

''YARIM AKLINIZA'' BİAT ETMEYECEĞİZ!

Yazan

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini meşrulaştırma aracı olarak bizzat  AKP tarafından kurulan  KADEM’in (Kadın ve Demokrasi Derneği) yeni hizmet binası açılışında konuşan Cumhurbaşkanı ”Çalışıyorum diye annelikten imtina eden bir kadın, aslında kadınlığını inkâr ediyor demektir. Anneliği reddeden, evini çekip çevirmekten vazgeçen bir kadın, iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun, özgünlüğünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır, eksiktir, yarımdır. Anneliği reddetmek insanın yarısından vazgeçmektir. İnsanlığın yarısını oluşturan kadın, anneliğiyle, evinin ve çocuklarının üzerindeki etkinliğiyle, zarafetiyle, estetiğiyle, içgüdüleriyle, sahip olduğu farklılıklarla kadındır. Bu gerçeği bir kenara bırakıp erkekle kadını birbirlerine hasım olarak gören anlayışı kesinlikle reddediyoruz. Velhasıl, iş hayatının anneliğin alternatifi haline getirilmesini kesinlikle kabul etmiyorum. Daha geniş tutuyorum. İnsanlıktan vazgeçmektir.” diyerek cinsiyetçilikte sınır tanımadığını bir kez daha gösterdi.

Hiç şaşırmadık…! Erdoğan’ın bu sözleri, erkek egemen ataerkil sistemin AKP iktidarının ayrımcı politikalarıyla güçlendiği son yıllarda sık sık karşılaştığımız cinsiyetçi  söylemin bir  üst boyuta taşınmış halidir. Yıllardır her fırsatta kadın-erkek eşitliğini  fıtrata ters olarak niteleyen, doğum kontrolünü ihanetle açıklayan ve en az üç çocuk  doğurun buyruklarıyla , kadınların  yaşamına dair  söz söylemekte beis görmeyen Cumhurbaşkanı, cinsiyetçi dilin sınırlarını dahi zorlayarak   anne olmayı tercih etmeyen kadınları ” insanlıktan vazgeçen” olarak  niteleyebilmektedir.

AKP ve Saray işbirliğiyle oluşturulmak istenen yeni toplumsal yapıya  uygun bir cinsiyet rejiminin yansıması olarak değerlendirebileceğimiz bu sözler salt bir kişinin tasarrufundan  ibaret değildir.Nitekim iktidarda olduğu 14 yıl boyunca AKP hükümetleri çalışma yaşamı başta olmak üzere kadının toplumsal yaşamın dışında bırakmak için pek çok yasal düzenlemeye imza  atmıştır.Kadınların annelik kimliği gerekçe gösterilerek esnek ve güvencesiz çalışma biçimi  yaygınlaştırılmış, evliliği ve çocuk doğurmayı teşvik eden destek paketleri çıkarılmış, yasal olarak olmasa da  kürtajın önüne  fiili engeller çıkarılmıştır. Sürekli olarak ”Türkiye yaşlanıyor” söylemiyle güçlü ülke olma koşulunun  kadınların daha çok sayıda çocuk doğurmasından geçtiği algısı  militarist dille desteklenerek kadın bedeni denetim altında tutulmak istenmiştir.

Otoriter  ve totaliter bir yeni rejimin inşa edildiği, yasama , yürütme ve yargı erklerinin tek bir kişide toplandığı ve fiili başkanlık sistemine geçişin sağlanmaya  çalışıldığı son süreçte ise tek adam  rejimine uygun olarak kadın kimliği tanımı da bizzat  Erdoğan  tarafından belirlenmek istenmektedir. Bize bahşedilen toplumsal normlara  uygun olarak bir yandan ev işlerini aksatmadan çalışma hayatında esnek ve kuralsız olarak sermayeye hizmet etmemiz beklenirken, diğer yandan da “kutsal annelik” rolünün gereği olarak sermayeyi ve devleti büyüten aile kurumunun güçlenmesi için en az üç çocuk doğurmamız buyur ediliyor.

Bizleri tekçi anlayışla  ”Saf Türk, müslüman ve  anne” olarak tek bir kimliğe sıkıştırmak isteyenlere itiraz ediyoruz. Biat etmeyi kabul etmiyoruz. Kadınlar üzerinde kurulmak istenen eril tahakküme, eril dile, eril siyasete  ve eril yasalara karşı KESK’li kadınlar olarak mücadele etmeye devam edeceğiz.Emeğimiz, bedenimiz, kimliğimiz bizimdir.

KESK Kadın Sekreterliği

 

 

 14 Ocak’ta kurulan ’’Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi İçin Meclis Araştırması Komisyonu’’nun kuruluş amacından kullandığı usullere göre kadınları ve çocukları yok saydığını, haklarını gasp ettiğini bir kez daha görmekteyiz.

Komisyon’un hazırladığı rapora göre, çocukların cinsel istismarının “rızaya” dayalı olabileceğini ama yine de suç olarak kalması gerektiğini söyledikten sonra çocuk istismarcısının tecavüz ettiği çocukla 5 yıl boyunca “sorunsuz” ve “başarılı” bir evlilik sürdürmesi halinde denetimli serbestlikten yararlanmasını öneriyor. İstismarı gerçekleştiren de 15 yaşın altında olursa istismar suç olmaktan çıkarılıyor. Bu, ailelerin 15 yaş altı çocuklarını fiilen evlendirmelerinin yolunu açıyor.

Yine raporda; çocuk evliliğinin teşviki, hadım uygulaması, hem şiddet başvurularında hem de boşanma davalarında arabuluculuk ve uzlaşma uygulanması, şiddete maruz kalan kadınların mesai saatlerinde karakollara başvurmasının önünün kesilmesi, şiddete karşı koruma kararları için delil veya belge aranması, tedbir süresinin kısaltılması, aile hukukuyla ilgili tüm duruşmaların gizli yapılması, boşanmanın zorlaştırılması, kadının nafaka hakkının süreye bağlanması, mal paylaşımında dava açma süresinin kısaltılması, eşin ölümünde kadının mal rejiminden kaynaklı %50 payının verilmek istenmemesi, aileye yönelik psikolojik rehberlik ve danışmanlık hizmetinin dini temele oturtulmak istenmesi yer alıyor.

AKP iktidarı boyunca kadın yaşam alanları her geçen gün daralmaya devam etmiş, güvenli yaşam hakkı elinden alınmıştır. Kadın cinayetlerinin normalleştirilmeye çalışıldığı süreçlerden geçiyoruz. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nın  bir kereden bir şey olmaz söylemi,  Diyanet’in ensestin ve cinsel istismar vakalarının üstünü örtmek için verdiği vaazları unutmamışken, şimdi de kurulan bu komisyon ve istismarda bulundukları çocukla evlendikleri takdirde ceza almamalarını sağlayacak rapor tam da bu zihniyetin göstergesidir. 479 sayfalık rapor, kadınların ve çocukların haklarını koruyan az sayıdaki kanunu da kadınların ve çocukların aleyhine sonuçlar yaratacak biçimde değiştirmeyi öneriyor.

Kadın cinayetleri ve çocuk istismarı ile her geçen gün artan taciz ve tecavüzü görmezden gelen bu zihniyet şimdi de çocukların tecavüzcüleriyle evlendirilmesi halinde suçu ve suçluyu görmezden gelmemizi bekliyor.

2016 yılının ilk dört ayında 115 kadın cinayeti yaşanmış, 2002 yılından bugüne kadar çocuk istismarında %434’lük artış yaşanmış, cinsel tacizde ise %439’luk bir artış yaşanmıştır. Tüm bu gerçekler, mücadelenin nasıl hayati bir önemi olduğunu bir kez daha biz kadınlara gösteriyor.

Bizler KESK olarak, yürüttüğümüz kadın özgürlük mücadelesi ile kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve çocuk istismarı vakalarının üstünün kapatılmasına ve normalleştirilmesine karşı sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz. İktidar tarafından yaşam hakkı elinden alınan kadınlar ve çocuklar için mücadelemizi yükselteceğiz.

KESK Kadın Sekreteri Gülistan Atasoy

8 Mart 1857 tarihinde Newyork’lu kadın dokuma işçilerinin sömürüye, eşitsizliği ve haksızlığa karşı başlatıkları başkaldırının ateşi bugün tüm dünyada emekçi kadınların mücadelesine ışık tutmaya devam ediyor.

KÜLTÜR SANAT SEN olarak tüm kadınların '8 Mart Kadınların Uluslar arası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü'nü kutluyoruz.

 “Kadınların Uluslararası Birlik, Mücadele Ve Dayanışma Günü” 8 Mart'ı kadınların direniş gücüyle karşılıyoruz.

Kadın emeğini, kimliğini ve bedenini hedef alan saldırılar erkek-devlet-sermaye ortaklığında devam ettiriliyor. Savaşın yok etmeye çalıştığı hakikatlerde her gün katledilen, intihara sürüklenen, tacize ve tecavüze uğrayan kadınların sayısında yaşanan artış, yokmuş gibi gösterilerek'' kadına şiddet yoktur, algıda seçicilik vardır'' söylemleri bizzat Aile Ve Sosyal Politikalar Bakanı tarafından dile getiriliyor.

Kadın katillerine “saygın tutum” indirimleri uygulanarak, yeni katliam ve tecavüzlerin önü açılıyor. LGBTİ’lere yönelik nefret söylemi yaygınlaştırılıyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı, Şeyhülislamlık kurumu gibi çalıştırılarak toplumsal yaşamın her alanının, özellikle günlük yaşamın dini esaslara göre yeniden şekillendirilmesi için bir “fetva makamı” olarak gün be gün etkisini artırıyor.  

Fiili rejim değişikliğiyle tek adam yönetimine uygun yeni bir toplumsal inşa sağlanmak isteniyor. Biat eden yeni toplum modeline uygun olarak çalışma yaşamını düzenleyen yeni yasalar kadınlar yok sayılarak hayata geçiriliyor. Yarı zamanlı ve esnek çalışma biçimleri kadınların doğum ve annelik izinleri gerekçe gösterilerek temel istihdam biçimine dönüştürülmek isteniyor. Kiralık işçi dönemini başlatan yeni torba yasalarla kadınlar başta olmak üzere tüm emekçiler düşük ücretli, güvencesiz ve sendikasız çalışmaya mecbur kılınmaya çalışılıyor.

Kısaca özetlediğimiz bu tablo içerisinde, biz KÜLTÜR SANAT SEN'li kadınlar, yıllardır verdiğimiz eşitlik ve özgürlük mücadelesinde, toplumun her kesiminden ezilen, dışlanan ama isyan eden, barış, emek ve özgürlük mücadelesi ile kadın mücadelesinin ayrılmaz bütünlüğüne inanan bütün kadınlarla direnişi büyüterek yaşamlarımız üzerinde kurulan erkek egemen ablukayı kırabileceğimize inanıyoruz.

Bu nedenle, savaşa, güvencesizliğe, kadın katliamlarına karşı ''İŞ GÜVENCEMİZ İÇİN MÜCADELEMİZDE ISRAR EDİYORUZ'' şiarıyla kadınların direniş tarihinin sembolü olan 8 Mart'ı anlamına uygun bir kararlılıkla karşılıyoruz.

Biz kadınları çalışma yaşamı ve kamusal alanlardan kopararak eve kapatmayı hedefleyen iktidarın baskı ve korkutma politikalarına karşı, iş yerlerimizde, sokaklarda, alanlarda sesimizi ve isyanımızı büyüterek  mücadelemizi devam ettirmeye kararlı olduğumuzu bir kez daha ifade ediyoruz.

- Tehdit amaçlı genelgelere ve bizi güvensizleştirmeye çalıştıkları yasal düzenlemelere karşı, İş yerlerimizde ''İş Güvencemizden Vazgeçmiyoruz!'' diyerek kadın emekçilerle dayanışmayı büyütmeye devam edeceğiz.

- KÜLTÜR SANAT SEN'li Kadınlar olarak,  yıllardır dile getirdiğimiz ''8 Mart'ın Resmi Tatil Olsun '' talebimizi bu yıl da  güçlü bir şekilde sahipleneceğiz. Yaşam ve iş güvencemize sahip çıkmak için üretimden gelen gücümüzü kullanacağız ve 

''KADINLARIN ULUSLARARASI BİRLİK, DAYANIŞMA VE MÜCADELE GÜNÜ'' olan 8 Mart, yıllardır verdiğimiz eşitlik ve özgürlük mücadelemizin en  önemli kazanım   günüdür. Bu nedenle 8 Mart eylem etkinlikleri çerçevesinde taleplerimizi yeni kazanımlara dönüştürmek için mücadeleyi ve dayanışmayı büyütüyoruz.

Taleplerimiz:

- Kadınların istihdam da var olmasını esnek ve güvencesiz çalışma koşuluna bağlayan, aslolarak kadını istihdam dışında tutmaya yönelik olarak çıkarılan yasal düzenlemelerden vazgeçilmeli, kadınlara güvenceli istihdam olanakları yaratacak yasal düzenlemeler kadınların görüşleri alınarak yapılmalıdır.

- Kadın istihdamının önündeki en büyük engel olan bakım sorumluluğunun erkek-devlet ve işveren tarafından paylaşılmasını sağlayan yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

- Kapatılan kamu kreşleri tekrar açılmalı, gerektiğinde 24 saat açık olacak, nitelikli, ücretsiz ve anadilinde hizmet verecek kreşlerden,  istihdam şekline ve mesleğine bakılmadan tüm çalışanların faydalanması sağlanmalıdır.

- Kadın cinayetlerini ve kadına yönelik şiddeti engelleyecek gerekli yasal düzenlemeler derhal yapılmalı, İstanbul sözleşmesi başta olmak üzere bu konuda imza atılan tüm uluslararası sözleşmelerin gereği yerine getirilmelidir.

- Aile ve Sosyal politikalar Bakanlığı kaldırılarak yerine Kadın Bakanlığı kurulmalıdır.

- 8 Mart resmi tatil ilan edilmelidir.

Değerli arkadaşlar,

Sınıflı, sömürücü, cinsiyetçi ve hiyerarşik bir düzenin temsilcileri geldiğimiz tarihsel kesitte kadınları yeniden zapturapt altına almak için dağarcıklarında biriktirdikleri bütün şiddet, hile ve ideolojik aygıtları devreye sokuyorlar. Fakat şunu iyi bilsinler ki;

Kadınlar olarak bize dayatılan erkek egemen yaşamı reddediyoruz. Bir dönemin kadim hafızasını yeni bir tarihsel çağa aktarmak için, eşitlik özgürlük için mücadeleyi büyütmek için,

Yaşasın Kadınların Örgütlü Mücadelesi!

 

Yaşasın 8 Mart!

8 Mart 1857’de Newyork’lu kadın dokuma işçilerinin sömürüye, eşitsizliğe ve haksızlığa karşı başlattıkları başkaldırının ateşi bugün tüm dünyada emekçi kadınların mücadelesine ışık tutmaya devam ediyor!

Kültür Sanat-Sen olarak tüm kadınların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü kutluyor, bu kısa bültende Türkiye’de kadının sosyal ve ekonomik konumuna dair kısa ve çarpıcı bilgileri sizlerle paylaşmak istiyoruz…

Bülten ekte sunulmuştur. İyi okumalar...

1999 yılında kadına yönelik şiddetekarşı toplumda farkındalık yaratmak amacıyla BM Genel Kurulu kararı ile ilan edilen gündür.

BM Genel Kurulu 1999 yılında 25 Kasım gününü Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olarak ilan etti. Bu günün 25 Kasım olarak belirlenmesinin nedeni 1960 yılında Dominik Cumhuriyeti'nde meydana gelen bir olaya dayanmaktadır. Ülkeyi diktatörlükle yöneten Rafael Trujillo'ya karşıtlığıyla bilinen Mirabal kardeşler adlı üç kız kardeş, Trujillo'nun: "Ülkede iki tehlike var: Kilise ve Mirabal Kardeşler" şeklinde yaptığı açıklamadan günler sonra tecavüz edilerek vahşice öldürüldüler.

TÜRKİYE’DE DURUM

Türkiye’de yılda en az 25 töre cinayetinin işlendiği belirtilmektedir. Fakat gerçek sayı bunun çok üzerindedir. Namus ve töre adına kadınlara yönelik kötü muamele, işkence, öldürme, intihara zorlama oranı son yıllarda %25 oranında artmıştır. Cinsel Eğitim, Tedavi ve Araştırma Derneği tarafından 2006 yılında yapılan bir araştırmada namus / töre adı ve söylemiyle işlenen cinayetlere ilişkin tutumlar incelendiğinde, çalışmaya katılan bireylerin %19’unun bu ifadeye kesinlikle veya kısmen katıldığını belirtmiş olması dikkat çekicidir. Kadınlar kendileri için güvenli olarak kabul edilen evlerinde şiddete uğramaktadırlar. Özellikle eşten ayrılma devresi kadınlar için şiddet riskinin arttığı bir devredir.

Türkiye’de 2007 yılında Ayşe Gül Altınay ve Yeşim Arat tarafından yapılan “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet” başlıklı geniş ölçekli araştırmada her üç kadından birinin fiziksel şiddet gördüğü saptanmıştır. Hayatı boyunca” eşinden en az bir kez fiziksel şiddet görmüş kadınların oranı Türkiye genelinde % 35, Doğu Anadolu genelinde ise % 40 bulunmuştur. En az bir kez fiziksel şiddete maruz kaldığını söyleyenlerin Türkiye genelinde % 49’unun, doğu genelinde ise % 63’ünün bu durumdan daha önce hiç kimseye söz etmemiş olmaları dikkat çekicidir. Türkiye genelinde şiddet gören her iki kadından biri (doğuda her üç kadından yaklaşık ikisi) eşinden gördüğü şiddetle tek başına mücadele etmek durumunda kalmaktadır. Kocalarından boşanmış veya ayrılmış kadınlarda fiziksel şiddet deneyiminin % 78 gibi çok yüksek bir oranlara ulaştığı bildirilmektedir. Eğitim düzeyi arttıkça fiziksel şiddet gördüğünü söyleyen kadınların oranı azalmaktadır. Okuma yazma bilmeyen kadınlar arasında en az bir kez fiziksel şiddete maruz kaldığını söyleyenlerin oranı %43 iken, yüksek öğrenim görmüş kadınlar arasında bu oran % 12’dir. Eşi okuryazar olmayankadınların yarısı en az bir kez fiziksel şiddete maruz kaldığını söylerken, eşin eğitimi yüksekokul ve üniversite düzeyine çıktığında bu oran % 18’e düşmektedir. Aradaki fark ne kadar anlamlı olsa da, yüksek öğrenim görmüş altı erkekten birinin eşine fiziksel şiddet uyguluyor olması da dikkat çekicidir.

Gelir düzeyi arttıkça fiziksel şiddet gördüğünü söyleyen kadınların oranı düşmektedir. Buna karşın hane geliri 2500 YTL’nin üzerindeolan her dört ailenin birinde bile fiziksel şiddetyaşanmaktadır. İllerde oturan kadınların fiziksel şiddete maruz kalma oranları ilçelerde oturanlara göre yaklaşık % 42 daha fazladır. Dayağın en az yaşandığı yerleşim birimleri ilçeler, en çok yaşandığı yerler ise illerdir. Kadınların % 14’ü en az bir kez “istemediği zamanlarda cinsel ilişkiye zorlandığı”nı belirtmiştir. Cinsel şiddete uğradığını söyleyenlerin % 67’si aynı zamanda fiziksel şiddete de maruz kaldığını ifade etmektedir.

Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM), Türkiye Istatistik Kurumu (TUİK) ve Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen, 17.168 kişi ile yapılan görüşmelere dayanan ve 2009 ocak ayında yayınlanan “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet raporu”na göre de evli kadınların % 11- 29’u eşinden ağır derecede fiziksel şiddet görmektedir. En yüksek oran Kuzeydoğu Anadolu ve Orta Anadolu’da elde edilmiştir. Aynı raporda evli kadınların %15’i eşinin cinsel şiddetine maruz kaldığı belirtilmektedir. En düşük oran % 9 ile Marmara Bölgesinde, en yüksek oran ise % 29 ile Kuzeydoğu Anadolu Bölgesinde elde edilmiştir. Ayrıca fiziksel şiddete maruz kalan kadınlar cinsel şiddet için de yüksek risk taşımaktadırlar. Türkiye genelinde fiziksel şiddet yaşayan kadınların oranının % 42 olduğu, bunun en sık 40- 59 yaş grubunda yaşandığı belirtilmektedir. Eğitim düzeyi ile şiddet oranları arasında tersine ilişki bulunmuştur. Eğitimsiz ve ilkokul düzeyinde eğitimi olan kadınlarda şiddete maruz kalma oran %56 iken, Lise mezunu-üniversite eğitimli olanlarda % 32 bulunmuştur. Üniversite mezunu olanlarda % 17 bulunması, lise ve üstü eğitim olan evli 10 kadından 3 ünde şiddet öyküsünün olması dikkat çekicidir.

Hamilelikte eş veya bir yakınının cinsel şiddetine maruz kaldığını bildiren kadınların oranı, Kuzey Doğu Anadolu’da %18, Marmara bölgesinde %5; eş/partner dışında bir kişiden cinsel şiddete maruz kalan 15 yaş üstü kadınların oranı ise genel olarak % 3, kentlerde %4, kırsalda %2’dir. Kadınlar, istismarcıların yarısının bir tanıdık veya akraba olduğunu belirtmiştir. 15 yaş altında kadınların %7’si cinsel istismara maruz kaldığını bildirmiştir.

Eş şiddeti önemli bir sağlık sorunudur. Aynı taramada eş şiddetini yaşayan kadınların beden ve ruh sağlığı sorununun çok daha yüksek oranda bulunduğuna dikkat çekilmiştir. Ruh sağlığı sorunları arasında intihar önemli bir yer almaktadır. Eş şiddeti nedeni ile tamamlanmış intiharların tam sayısı ve oranı bilinmemektedir. Ancak şiddet mağduru kadınlara intihar düşünceleri ve/veya girişimleri sorulduğunda intihar riskinin küçümsenmemesi gereken bir sorun olduğuna dikkat çekilmiştir. Eşlerinden fiziksel ve/veya cinsel şiddet gören evli kadınların içinde, şiddet görmeyen kadınlara göre hayatına son vermeyi düşünmüş olanlar dört kat, son vermiş olanların oranı üç kat fazladır. Kendini öldürme girişiminde bulunanların oranı 4 kat fazladır ( %15). Buna karşı, eş şiddeti nedeniyle resmi bir kurum veya bir Sivil Toplum Kuruluşuna başvurma oranı hala çok düşüktür (%8).

Kız çcuklarının erken yaşta evlendirilmeleri de şiddete zemin hazırlayan, kız çocuklarını eğitim, sağlık, kendini geliştirme, ailesiyle görüşme gibi haklarından mahrum etmekte ve birçok sosyal, ruhsal ve sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Bu konuda da Birleşmiş Milletlerin ilgili kampanyalarına destek vererek farkındalığı arttırmalıyız.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden (AİHM) aile içi şiddet nedeniyle ceza alan ilk ülke Türkiye’dir. Bu cezanın alınmasını neden olan kişi devlet tarafından korunamamasına bağlı olarak eşi tarafından öldürülmüş bir kadındır.

 

 

Kadına Yönelik şiddeti diğer şiddet türlerinden ayıran önemli özellik sistematik olmasından gelmektedir. Kadın şiddete her an ve her yerde maruz kalabilmektedir. Kadına yönelik şiddetin temelinde ataerkil sistem ve cinsiyet ayrımcı politikalar bulunmaktadır.
Ailenin korunması yasası kadına yönelik işlenen suçların önüne geçemez. Kadın ve Sosyal Politikalar Bakanlığının adının Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirilmesi politik bir tercihtir. Bu tercihler cinsiyet ayrımcı politikaların tezahürüdür. Kadına yönelik şiddeti aile içine hapsetmek, genelleştirmek, durumun özünü değiştirdiği gibi önleyicide olamamaktadır.
Her geçen gün bu yasaların önleyici olmadığını maalesef bedeller ödeyerek öğreniyoruz. Son olarak TRT Sanatçısı Hatice Kaçmaz hayattan kopartıldı.
İnsanın en değerli hakkı olan yaşam hakkına kast edilmesinin adeta özendirildiği, katillerin TV Programlarına konuk edildiği, caydırıcı cezaların verilmediği, kamusal alanda kadın emekçilerine uygulanan mobbing ile her türlü şiddet uygulamasının gelmiş olduğu nokta maalesef ki canımıza kast eden yerdedir.
Yaşanan bu olayı kınıyor, sorumlularının en ağız cezalara çarptırılmasını talep ediyoruz.

Salı, 25 Şubat 2014 15:13

KADIN İSTİHDAM PAKETİ

Yazan

Ülkemizde kadınların yarısından fazlası kayıt dışı, düşük ücretli, güvencesiz ve kuralsız çalışmak zorunda bırakılıyor. AKP hükümetinin meclise getirmeye hazırlandığı "kadın istihdamı yasa taslağı" ise kadınlar için zaten zor olan çalışma koşulları ve gasp edilen haklarını resmileştirip yasaya büründürüyor.

Başka bir deyişle uygulamada süregelen kuralsız çalışma koşulları yapılması düşünülen bu düzenleme ile “yasalaştırılmaya” çalışılıyor. yalnız iktidar bu kölelik koşullarını bile müjde olarak veriyor.

Pazartesi, 11 Mart 2013 13:25

MÜCADELEMİZİ BÜYÜTÜYORUZ!

Yazan

8 Mart, 1857'de ABD'nin New-York kentinde 40 bin dokuma işçisinin, daha iyi çalışma koşulları ve eşit işe eşit ücret istemiyle, bir tekstil fabrikasında başlattığı mücadelenin ve bu mücadele sonucunda polisin işçilere saldırarak çoğu kadın 129 \şç\r\\r\ hayatını kaybetmesinin anısına, dünyanın her yerinde ve ülkemizde, daha iyi bir dünya özlemi taşıyan kadınların hak arama mücadelesinin günüdür.
Bizler bugün emek ve meslek örgütlerinden kadınlar olarak, 8 Mart mücadelesinin haklılığından aldığımız cesaret ve güç ile kapitalizmin ve erkek egemenliğinin yarattığı ekonomik, siyasal ve sosyal kuşatılmışlığı kırmak, umut ve güven dolu onurlu bir geleceği kurmak, kaybettiklerimizi kazanımlara dönüştürmenin güçlü adımlarını örgütlemek için bir araya geliyoruz...
Biz kadınlar yüzyıllardır gericiliği, güvencesizliği, yoksulluğu, işsizliği, şiddetin her türlüsünü, savaşı, ırkçılığı ve militarizmi en yoğun ve en ağır biçimiyle yaşayanlarız. Küresel ekonomik kriz, savaşlar ve yaşamlarımızı kuşatan muhafazakârlık biçimleri ile sürekli yeniden üretilen şiddet, cinsiyetçilik ve ırkçılığa maruz kalıyoruz.
Bugün, dün olduğu gibi, kadınları yaşamın dışına itmeye çalışanlara karşı tekrar sözümüzü söylüyor, ülkemizin kadınlar açısından umudun tükendiği bir ülke haline gelmesine seyirci kalmayacağımızı ilan ediyoruz.