sultan

sultan

Türkiye’de siyasi iktidarlar yıllardır, kamu personel rejimini kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda düzenlemeyi hedeflemiş,  bu hedefi hayata geçirmek için başvurdukları en etkili yöntem ise “siyasal kadrolaşma” olmuştur.

AKP iktidarı bugüne kadar hayata geçirdiği yüzlerce yasa, torba yasa ve yöntemlik değişikliği ile kamu alanını kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda biçimlendirme konusunda gelmiş geçmiş tüm hükümetlere rahmet okutmuştur. Siyasi kadrolaşmanın önünü sonuna kadar açmak için kendinden önceki koalisyon hükümeti döneminde çıkarılan “Kamu Görevine İlk Defa Atanacaklar İçin Yönetmelik”te defalarca değişiklik yapmakla kalmamış, Danıştay tarafından iptal edilen düzenlemelerin yerine aynı içerikte düzenlemeler yapmakta ısrar etmiştir.

AKP hükümetleri döneminde sadece kamu görevine almada değil, kamu personelinin nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usul ve esaslarına ilişkin konularda da bugüne kadar defalarca değişiklik yapılmıştır. Bu değişikliklerin yapılmasında özellikle 06.04.2011 tarihli 6223 sayılı Yetki Kanuna dayanarak birkaç ay içersinde çıkarılan 35 adet Kanun Hükmünde Kararname (KHK) önemli bir rol oynamıştır. Söz konusu KHK’lerle tüm bakanlıkların, kamu kurumlarının teşkilat yapısı ve görevleri AKP iktidarının ihtiyaçları doğrultusunda yeniden biçimlendirilmiştir.

Tüm bunlar yetmemiş olacak ki AKP iktidarı bugün de OHAL-KHK rejimine dayanarak iktidarı ile aynı çizgide olmayan, kendisine biat etmeyen tüm emekçilerin kamudan tasfiyesine hız veren uygulamalara imza atmaya devam etmektedir.

Son olarak AKP hükümetleri döneminde bugüne kadar defalarca değiştirilen, değişikliklerin bir kısmı Danıştay tarafından iptal edilen  “Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Esaslarına Dair Genel Yönetmelikte” önemli değişiklikler yapılmıştır. 22 Ekim tarihli Resmi Gazetede yayımlanan değişikliklerle bugüne kadar sadece şube müdürü ve müdürler için geçerli olan sözlü sınav uygulamasının kapsamı genişletilerek şef ve altındaki unvanlara atanacak olanlara da sözlü sınav şartı getirmiştir. Sözlü sınav öncesi yapılan yazılı sınavda 70 puan olan baraj ise 60’a çekilerek, siyasal kadrolaşma olanakları arttırılmıştır.

Öncelikle söz konusu değişikliklerin Resmi Gazetede yayımlandığı 22 Ekim’de Devlet Personel Başkanlığı (DPB) tarafından kamu kurumlarının, kamu emekçileri sendikalarının-konfederasyonlarının katılımıyla yapılan “Kamu Personel Sisteminin Değerlendirilmesi Çalıştayı”nın sürmesi, üstelik DPB çalıştayı kapsamında  “Kamuda Terfi Sistemi, Unvan Değişikliği, Üst Düzey Yöneticilik”  başlığı ile bir çalışma grubu oluşturulması manidardır.

Anlaşılan o ki sendikalar-konfederasyonlar 21-23 Ekim tarihlerinde düzenlenen DPB Çalıştayında yine “sosyal diyalog, paydaşlık” söylemleri ile oyalanıp çalışma grupları toplanırken hükümet çoktan kararını vermiştir. Nitekim Bakanlar Kurulu’nun yönetmelik değişikliğine ilişkin olarak daha DPB çalışatayı başlamadan, 17 Ekim’de, karar aldığı, söz konusu kararı da 22 Ekim tarihli Resmi Gazetede yayımladığı görülmektedir.

Bu tip çalıştayların hedefinin hükümetin kamu emekçilerinin sınırlı iş güvencesini tamamen ortadan kaldırmak başta olmak üzere kamu personel rejiminde yapacağı değişikliklere sendikaları-konfederasyonları payanda etmekten, bunun için PR çalışması yapmaktan ibaret olduğunu her platformda ifade eden konfederasyonumuz ne yazık ki bir kez daha haklı çıkmıştır.  

Bilindiği üzere kamu yönetimini yargı yolu ile denetlemekle görevli Danıştay’ın bugüne kadar sözlü sınavlara ilişkin verdiği pek çok karar vardır. Bunlardan 2009 yılında Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun verdiği içtihat niteliğindeki kararda sözlü sınavlara ilişkin olarak dört temel noktanın üzerinde durulmaktadır.

Buna göre, sözlü sınavların objektif nitelikte incelenip yargısal denetiminin yapılmasına imkân tanınması ve hukuk devleti ilkesinin temini açısından;

1- Sözlü Sınav Komisyonu sözlü sınav öncesinde adaylara sorulacak soruları ve yanıtlarını hazırlamalıdır.

2 – Sınav sırasında, adaylara hazırlanmış olan bu sorulardan kur’a yöntemiyle belirlenenler sorulmalıdır.

3- Sözlü Sınav Komisyonu Üyeleri adaylara verdikleri notları gerekçeleriyle açıklamalıdır.

4-Sözlü Sınavda adayların verdiği yanıtlar teknolojik imkânlardan yararlanılarak kayıt altına (elektronik ortamda görüntülü ve/veya sesli kayıt gibi kayıt altına alma) alınmalıdır.

Yukarıda sıralanan ilkelerin çiğnendiği sözlü sınavların bir kısmı yargı kararları ile iptal edilmiştir. Ancak özellikle son dönemlerde, hükümetin yargı üzerindeki etkisinin de artmasının bir sonucu olarak, bu ilkeler açıkça çiğnenmektedir. Ülkemizde uzun süredir kamuya alımlarda ve görevde yükselmelerde yapılan sözlü sınavlarda komisyonların oluşumundan verilen notların kayıt altına alınmasına, sorulan soruların adayların alana ilişkin bilgi ve becerilerini, kendilerini ifade etme yeteneğini ölçmekten çok iktidarla aynı siyasi çizgide olup olmadıklarını belirlemeye yönelik olduğunu bilmeyen yoktur.

Son olarak sözleşmeli öğretmen alımı için yapılan sözlü sınavda “Reis diyince aklınıza kim geliyor? Gezi olaylarına katıldınız mı?” gibi sorular soracak kadar iş çığırından çıkarılmıştır.  Bugünün Türkiye’sinde “sözlü sınav” adı altında kamu yönetiminin en temel ilkleri olan liyakat ve kariyer ilkeleri ayaklar altına alınmaktadır. Bu durumun sınav sorularının çalınmasından dolayısıyla emek hırsızlığından hiçbir farkı yoktur.

Anayasamızın 70. Maddesinde, “Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez”  denilerek kamu hizmetine alımda hiçbir ayırımcılık yapılamayacağı vurgulanmıştır. Buna rağmen hükümetin, devlet memuru olma koşullarını taşıyan her yurttaşa açık olması gereken kamu kadrolarını sadece kendi siyasal tutum ve anlayışları doğrultusunda yapılan atamalarla doldurmak için yasal düzenlemeler yapması, yönetmeliklerle adeta oynaması kabul edilemez.

Kamuya ait kadrolar, siyasi iktidarın Türkiye’de doğrudan “torpil” kelimesi ile eş anlamlı olan “sözlü sınav” üzerinden yandaşlarını dolduracağı makamlar değildir. Devletten ve siyasi iktidardan bağımsız, kendi hak ve çıkarları için örgütlenen ve mücadele eden kamu emekçilerinden rahatsız olanların; çözüm olarak tamamen siyasallaşmış bir kamu personel sistemi ve “hükümetin memuru” anlayışını yerleştirmeye çalışması kabul edilemez.

Kamu personelinin işe girme ve görevde yükselmelerinde tamamen taraflı bir uygulama olan ve doğrudan torpili çağrıştıran uygulamalardan vazgeçilmeli, devlet memuru olma koşullarını taşıyan herkes cinsiyet, inanç farklılığı, etnik kimlik ya da siyasi görüş ayrımı yapmaksızın, liyakat ve kariyer ilkleri temelinde kamuda istihdam edilebilmeli, görevde yükselebilmelidir.

KÜLTÜR SANAT SEN  olarak kamu görevlilerinin atanması, yer değiştirmesi ve görevde yükselmeleri için görevin gerektirdiği nitelikler dışında, siyasal ve benzeri hiçbir düşünce, yol ve yönteme geçit vermeyecek düzenlemeler yapılması konusundaki mücadelemizi, hukuksal mücadele dahil, her koşulda sürdüreceğimizin altını bir kez daha çiziyoruz.

OHAL’in kaldırılması, KHK’lerin geri çekilmesi, ihraç edilen ve açığa alınan kamu emekçilerinin derhal görevlerine iade edilmesi, iş güvencesini ortadan kaldırmayı hedefleyen düzenlemelerin geri çekilmesi, baskı, sürgün, gözaltı ve tutuklamalar ile keyfi ve hukuksuz uygulamalara son verilmesi, anayasaya ve uluslararası sözleşmelere uyulması talepleriyle bugün Konfederasyonumuz Eş Genel Başkanı Lami Özgen, Eş Genel Başkanımız Şaziye Köse, Genel Sekreterimiz Hasan Toprak ve Mali Sekreterimiz Ramazan Gürbüz, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Dr. Mehmet Müezzinoğlu ile  makamında bir görüşme gerçekleştirdi.

Görüşmede, Çalışma Bakanı Müezzinoğlu, gerçek mağdurlar konusunda titiz davrandıklarını, ihraç edilen memurların bir tehdit olarak görüldüğünü, kamudan başka alanlarda da çalışabileceklerini ifade etti.  Müezzinoğlu, kamuda kimsenin iş güvencesi zırhına bürünemeyeceklerini söyleyerek iş güvencesinin kaldırılacağının işareti verdi.

Heyetimiz ise, 15 Temmuz darbe fırsatçılığına asla izin vermeyeceğini, Konfederasyonumuzun fiili ve meşru mücadele çizgisinden hareketle sendikal hak ve kazanımlarımız ile ihraç edilen/açığa alınan üyelerimiz konusunda son üyemiz görevine geri dönene kadar mücadelemizi sürdüreceğimizi ifade etti.

29 Eylül- 15 Ekim dönemini kapsayan Mücadele Programımızı kamuoyu ile paylaştığımız 27 Eylül 2016 Salı günlü yaptığımız basın toplantısında 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ile emekçilere, işçilere, özgür basına, demokratik muhalefete bedel ödetildiği bir dönemden geçtiğimizin altını çizmiştik.

 Bugün genelde toplumun en geniş kesimleri özelde kamu emekçileri olarak sıkıştırıldığımız OHAL-KHK rejiminin cenderesinden çıkmanın tek yolunun sıramızı beklemeden ve zaman kaybetmeden haklarımızı korumak için bir arada birleşik mücadeleyi örmekten geçtiğini vurgulayarak bu temelde 29 Eylül- 15 Ekim dönemini kapsayan Mücadele Programımızı kamuoyu ile paylaşmıştık.

Söz konusu Mücadele Programımıza göre, 29 Eylül’den bugüne yürüttüğümüz imza kampanyamızın ve 15 Ekim’de tüm illerden gelen üyelerimizin kitlesel katılımı ile Ankara’da yapacağımız Merkezi Mitingin talepleri olan;

  • OHAL kaldırılsın
  • KHK’ ler geri çekilsin
  • İhraç edilen ve açığa alınan kamu emekçileri derhal görevlerine iade edilsin
  • İş güvencesini ortadan kaldırmayı hedefleyen düzenlemeler geri çekilsin,

Taleplerimizi kamuoyu ile paylaşmak üzere; İstanbul, İzmir, Van-Diyarbakır olmak üzere üç koldan oluşan Yürüyüş Kollarımız bugün dört otobüsle yola çıkıyor.

‘Durak illerde’ yapılacak basın açıklamalarının ardından yoluna devam edecek olan Yürüyüş kollarımız üç günlük maratonun ardından 15 Ekim’de Ankara’da olacak.

Buna göre; 12 Ekim 2016 saat 18.00’de Haldun Taner Tiyatrosu yanı Kadıköy’de Eş Genel Başkanımız Şaziye Köse tarafından yapılacak basın açıklamamızın ardından yola çıkacak olan İstanbul Yürüyüş Kolumuz 13 Ekim’de Kocaeli ve Yalova, 14 Ekim’de Bursa’da yapılan karşılama ve basın açıklamalarının ardından 15 Ekim Cumartesi sabahı Ankara’da olacak.

12 Ekim’de Aydın’da yapılacak basın açıklamasının ardından yola çıkacak olan İzmir Yürüyüş Kolumuz13 Ekim’de İzmir ve Manisa, 14 Ekim’de ise Uşak’ta yapılacak karşılama ve basın açıklamalarının ardından yoluna devam ederek 15 Ekim Cumartesi sabahı Ankara’da olacak.

Van-Diyarbakır Yürüyüş Kolumuz iki otobüsle yola çıkacak. 12 Ekim’de Van’dan yola çıkanları taşıyan otobüsümüz Bitlis ve Batman’da yapılan karşılama ve basın açıklamalarından sonra Diyarbakır’a ulaşacak. Van-Diyarbakır Yürüyüş kolumuz Diyarbakır’da diğer illerin de katılımı ile yapılacak olan karşılama ve uğurlamadan sonra yoluna iki otobüsle devam edecek. 13 Ekim’de Urfa, Adıyaman ve Gaziantep, 14 Ekim’de Hatay, İskenderun ve Adana’da yapılacak olan karşılama ve basın açıklamalarının ardından yoluna devam ederek 15 Ekim Cumartesi sabahı Ankara’da olacak.

Sınırlı sayıdaki katılımcı ve otobüsten oluşan Yürüyüş Kollarımız daha çok mitingimize ilişkin kamuoyu oluşturma amaçlı olarak planlanmıştır.

Söz konusu Yürüyüş kollarımızın haricinde 14 Ekim’de Türkiye’nin dört bir tarafından hareket edecek otobüslerle yola çıkan üyelerimiz de 15 Ekim sabahı Ankara olacaktır.

Yani 12 Ekim’de yola çıkan Yürüyüş Kollarımızla, 14 Ekim’de Türkiye’nin dört bir tarafından yola çıkan üyelerimizle 15 Ekim sabahı “İşimize ve Geleceğimize Sahip Çıkıyoruz, Bu Ağır Saldırıyı Da Püskürteceğiz!” Merkezi Mitingimiz için Ankara’da olacağız.  

 

Yola Çıktık, İşimiz Ve Geleceğimize Sahip Çıkmak İçin Geliyoruz!

  • İş Güvencemize sahip çıkmak için üç koldan çıktık yola, geliyoruz.
  • Sorgusuz, sualsiz, bir mahkeme kararı olmadan, ihbar ve fişlemeler esas alınarak savunma hakkı dahi verilmeden ihraç edilen, açığa alınan kamu emekçilerinin göreve iade edilmesi için
  • İhraç edilen, açığa alınan sadece kendi üyelerimiz için değil haksızlığa, hukuksuzluğa uğrayan tüm kamu emekçilerinin sesi olmak için çıktık yola, geliyoruz.
  • Başta iş güvencemiz olmak üzere yıllardır tırnaklarımızı kazıyarak elde ettiğimiz sendikal hak ve özgürlüklerimizin ortadan kaldırılmasına karşı yollardayız, geliyoruz.
  • Siyasal iktidar tarafında her geçen gün daha faza bir sivil darbe sürecinin fırsatına çevrilen OHAL-KHK rejiminin sona ermesi için yollardayız, geliyoruz.

Kamu emekçileri başta olmak üzere OHAL-KHK rejiminin hedefi haline gelen tüm emek ve demokrasi güçlerini, ekmeği küçültülen, temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırılan tüm yurttaşlarımızı,

Yürüyüş kollarımızın illerde yapacağı basın açıklamalarına,

Yurdun dört bir yanından gelen üyelerimizle 15 Ekim’de Ankara’da yapacağımız “İşimize ve Geleceğimize Sahip Çıkıyoruz, Bu Ağır Saldırıyı Da Püskürteceğiz” Merkezi Mitingimize katılmaya,

Omuz olmaya çağırıyoruz!

 

              KESK Yürütme Kurulu

Salı, 04 Ekim 2016 19:24

ÖZGÜZ BASIN SUSTURULAMAZ!

AKP iktidarı 15 Temmuz darbe girişimini emek ve demokrasi güçleri başta olmak üzere tüm demokratik muhalefeti susturmanın fırsatına dönüştürmeye devam ediyor. Saray/AKP bir taraftan tek adama dayalı dikta rejmini hayata geçirmek için  “Allahın Lütfu” olarak gördüğü OHAL KHK’leri ile emekçileri açığa almaya, işine son veremeye devam ediyor diğer taraftan bu hukuksuzluğa karşı mücadele edenlerin sesi gazete ve televizyonları hedef alıyor.

Bu kapsamda en son dün gece Başbakanlığın talimatı ile aralarında İMC, Hayatın Sesi TV, TV 10,Van TV, Jiyan TV ve Zarok TV’nin de bulunduğu 12 televizyon kanalı ve radyonun yayınına TÜRK SAT tarafından son verilmiştir.

‘Cemaatle mücadele ‘kisvesi altında başlanan saldırıların sendikal eylemleri gerekçe gösterilerek KESK’e bağlı sendikaların binlerce üyesinin açığa alınmasına, yüzlercesinin ihraç edilmesine, yüzlerce gazetecinin gözaltına alınıp onlarcasının tutuklanmasına nihayetinde muhalif basın yayın organlarına, TV’lere uzanması emeği, demokrasiyi ve barışı savunan her kesimin hedef haline getirildiği bir AKP darbesi ile karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Öte yandan ekran kapatmada ve ceza vermede rekor kıran RTÜK’ün bile devre dışı bırakılarak TV ve radyo yayınlarına son verilir hale gelinmesi siyasi iktidarın artık hukuku işletiyormuş gibi yapma ihtiyacı bile duymadığını göstermektedir.

Emekten, demokrasiden, eşitlikten ve kardeşlikten yana muhalif basın yayın organlarına uygulanan bu baskı sadece basın yayın organlarına değil, demokrasiye, ifade özgürlüğüne, halkın da haber alma hakkına vurulan bir darbedir.‘Milyonerlerin değil, milyonların sesi’ olan televizyon kanallarının bir avuç milyonerin çıkarını temel alan sermaye iktidarları tarafından susturulması kabul edilemez.

KESK olarak Anayasanın ve uluslararası sözleşmelerin açıkça ihlali olan muhalif basını, düşünce ve ifade özgürlüğünü hedef alan bu saldırıyı kınarken karşısında en ufak bir sese dahi tahammülleri kalmamış olanlara soruyoruz;

Demokrasiyi, barışı, emeği savunanların sesini nereye kadar susturabileceğinizi sanıyorsunuz?

Bizler demokrasiyi, barışı, emeği savunanlar OHAL’i arkanıza alarak hayata geçirdiğiniz saldırılara rağmen asla susmayacağız.

Üzerimizde yaratılan baskı ve kuşatma ne kadar artsa da,

Yaşadığımız hukuksuzluk karşısında çok kanallı yandaş medyadan suskunluk aksa da, 

“GERÇEK YÜRÜYOR.  VE HİÇ BİR ŞEY ONU DURDURAMAYACAK!”

Gerçekler var oldukça onu haberleştiren, yayınlayanlar da olacaktır.

Yürütme Kurulu

onfederasyonumuz KESK, darbe, OHAL ve KHK hukuksuzluğu ile binlerce kamu emekçisinin açığa alınması, işten çıkarılması ve halkın iradesini ortadan kaldıran kayyım uygulamalarına karşı hazırladığı eylem planını bugün Mülkiyeliler Birliği’nde düzenlediği basın toplantısıyla kamuoyuna duyurdu.

KESK MYK üyeleri ve KESK’e bağlı sendikaların yöneticilerinin katıldığı toplantıda basın açıklamasını KESK Eş Genel Başkanı Şaziye Köse okudu.

Köse’nin yaptığı açıklama şöyle:

Değerli Basın Emekçileri

“Darbecilerle mücadele” adı altında emekçilere, işçilere, toplumsal muhalefete bedel ödetildiği, tam anlamıyla bir zulüm döneminden geçiyoruz. OHAL’le, KHK’lerle süren saldırı dalgasından, her dönem darbelerin-sıkıyönetimlerin, OHAL’lerin hedefi haline gelen konfederasyonumuz KESK’ de payına düşeni alıyor.  Üyelerimiz kokteyl gerekçelerin öne çıktığı KHK’lerle FETÖ torbasına doldurulup açığa alınıyor, ihraç ediliyor.

Her fırsatta “mili irade”den dem vuran siyasal iktidar seçilmiş belediye başkanlarını görevden alarak kayyımlar atıyor. Bir taraftan halkın iradesi gasp edilirken diğer taraftan belediyelerde çalışanların iş güvenceleri pamuk ipliğine bağlanıyor.

Dünya Barış Gününde çıkarılan 672 sayılı KHK ile bağlı sendikalarımızın üyesi 200’ü aşkın arkadaşımız kamudan ihraç edildi. Okulların açılmasına on gün kala 9.800’ü bağlı sendikamız EĞİTİM SEN üyesi olmak üzere toplam 11.301 eğitim emekçisi açığa alındı. Ardında da farklı illerde soruşturmalar başlatıldı. İşin garip tarafı Saray başta olmak üzere hemen herkes kamuda açığa almalarda, ihraçlarda “at izi it izine karşıtı” tespiti yapıyor. Ancak aileleri ile birlikte üç yüz bin insan sorgusuz, sualsiz, nedeni ve ispatı olmadan “ kurunun yanında yaş da yanar” denilerek sokağa atılmışken siyasal iktidar saldırı dalgasını daha da büyütmekten geri durmuyor. Öyle ki bu haksız, hukuksuz açığa almaları OHAL hukuku ile açıklamak bile mümkün değil.

 Değerli Basın Emekçileri   

KESK her dönem emek, demokrasi ve barış düşmanlarının hedefinde olmuştur. Bugün de aynı kesimlerin hedefindedir. KESK olarak, ne zaman haklarımızı, özgürlüklerimizi yok sayan düzenlemelere, saldırılara  karşı emek ve demokrasi mücadelemizi yükseltsek karşımızda korku imparatorluğunun “ustalaşan” mimarlarını bulduk.

Bugün de üyelerinin hak ve çıkarlarını korumakla, geliştirmekle görevli her sendikanın, her konfederasyonun yapması gereken sendikal faaliyetlerimiz darbe girişimi fırsatçıları tarafından açığa almaların, ihraçların, gözaltı ve tutuklamaların gerekçesi haline getirilmek isteniyor. Tek adama dayalı dikta rejmini hayata geçirmenin fırsatı, onların deyimi ile “Allahın Lütfu”  bu OHAL düzeninde bir kez daha hedef tahtasına konmuş olmamız bizim için aslında şaşırtıcı değildir. Sözün özü KESK bugün de emek, demokrasi ve barış düşmanlarının hedefindedir.

KESK hedefte, çünkü KESK,  güvencesiz, esnek istihdamı temel istihdam biçimi haline getirmeyi, bireysel performansa göre birbirinin rakibi haline getireceği kamu emekçilerini kendisine biat eden “kapı kullarına”  dönüştürmeyi hedefleyenlerin önündeki en büyük engeldir. 

Değerli Basın Emekçileri;

KESK hedefte, çünkü KESK her türlü baskıya, engellemeye rağmen herkese güvenceli iş güvenli gelecek talebinden taviz vermeyen kamu emekçilerinin mücadele örgütüdür.

KESK hedefte, çünkü KESK, tüm toplumsal yaşamın dinsel referanslarla yeniden yapılandırılmasına karşı laik ve seküler yaşamın yılmaz savunucusudur.

KESK hedefte, çünkü KESK en başından beri kesintisiz olarak sürdürdüğü parasız, ulaşılabilir ve nitelikli kamusal hizmet mücadelesi ile kamu hizmetlerini tasfiye etmeyi hedefleyenlerin önünde engeldir. 

KESK hedefte, çünkü KESK sadece üç milyon kamu emekçisinin değil, emekten,  demokrasiden, barıştan yana milyonların sesidir.

KESK hedefte, çünkü KESK, kamu emekçilerinin yıllardır sınırlanan iş güvencesini tamamen ortadan kaldırmak isteyenlere karşı, sadece “iş güvencesi kırmızı çizgimizdir” diye beylik açıklama yapıp köşesine çekilen, üyeleri ihraç edilirken-açığa alınırken kılları dahi kıpırdamayan “sendikamsı” yapılara benzemez. Sadece kendi üyeleri için değil, ayrımsız tüm kamu emekçilerinin hak ve çıkarlarını korumayı en başından beri görev bilir.

Her şeyden önemlisi KESK hedefte, Çünkü KESK, sendikal mücadelenin demokrasi ve özgürlük mücadelesinin bir parçası olduğunu bilen kamu emekçilerinin mücadele örgütüdür. İşte bunun için aslında hedefte olan sadece bağlı sendikalarının üyeleri açığa alınan, ihraç edilen, gözaltına alınan, tutuklanan KESK değil, emek, barış ve demokrasiyi savunan herkestir.

Çünkü AKP iktidara geldiği günden bugüne toplumsal yaşamın tüm hücrelerini kendi ideolojisine uygun bir ‘yeni’ rejime göre şekillendirmek için elinden geleni ardına koymamaktadır. Bu ‘yeni’ rejimde demokrasiye, barışa, emeğe, sendikal hak ve özgürlüklere,  laik-seküler bir yaşama, adalete ve hukuka yer olmadığı Saray ve AKP tarafından özellikle 7 Haziran seçimleri sonrasında atılan her adımla daha fazla netleşmiştir. 7 Haziran seçimlerinden sonra ise Saray/AKP işbirliğinde bir sivil darbe sürecinin işletildiği bilinmektedir.  Bugün ise en tepedeki isim tarafından “Allahın bir lütfu” olarak nitelendirilen 15 Temmuz darbe girişiminin OHAL ilanı ile fırsata çevrilerek bu sivil darbe sürecin derinleştirildiği bir süreçten geçiyoruz.

Bu nedenle bugün genelde toplumun en geniş kesimleri özelde kamu emekçileri olarak sıkıştırıldığımız bu cendereden çıkmanın tek yolu sıramızı beklemeden, haklarımızı korumak için zaman kaybetmeden bir arada birleşik mücadeleyi örmekten geçmektedir.

  • Bunun için 29 Eylül Perşembe gününden başlayarak işyerlerinde ve yerellerde;
  • OHAL kaldırılsın
  • KHK’LER geri çekilsin
  • “İhraç edilen ve açığa alınan Kamu emekçileri derhal görevlerine iade edilsin” talepleri ile yurt genelinde bir imza kampanyası ile eylemlerimize start vereceğiz.
  • Yine 29 Eylül Perşembe gününden başlayarak 15 Ekim tarihine kadar işyerlerinde, kent meydanlarında kuracağımız stantlarda “İşimize ve geleceğimize sahip çıkıyoruz. Bu ağır saldırıyı da püskürteceğiz” başlıklı bildiri dağıtımı yapacağız.
  • 1 Ekim 2016 tarihinde merkezi basın açıklamaları yapacağız.
  • 5 Ekim Dünya Öğretmeler Günü vesilesiyle “Güçlü ve Demokratik Bir Toplum İçin Öğretmene Değer Ver!” teması ile illerden katılımla Milli Eğitim Bakanlığı önünde oturma eylemi yapacağız.
  • 1-2 ve 6-7-8 Ekim tarihlerinde öncelikli olarak açığa almaların yüksek olduğu illerden başlayarak üyelerimizle geniş katılımlı toplantılar yapacağız.
  • 10 Ekim katliamının yıl dönümünde yurt çapında yapacağımız eylem ve etkinliklerle barış karanfillerimizi anacağız.
  • Emek ve demokrasi güçlerinin katılımı ile OHAL kaldırılsın diye bir kez daha haykırmak için 12 Ekim’de illerden yola çıkan yürüyüş kollarımızla 15 Ekim sabahı Ankara’da olacağız.

Buradan bir kez daha hak ve özgürlükleri bu OHAL düzeni ile tamamen ortadan kaldırılmak istenen kamu emekçileri başta olmak üzere,  emekten, demokrasiden, barıştan, insanca bir yaşamdan yana olana herkese sesleniyoruz;

Gün, umutsuzluk günü değil, umudu, dayanışmayı, direnişi, mücadeleyi büyütme günüdür. Ülkemizde yepyeni, mutlu bir hayatın filizlenmesini sağlayacak, Umut sende, bende, bizde..Umut Birliğimizde, Mücadelemizde, Dayanışmamızda.

Üstümüze çöken kara bulutları dağıtacak tek güneş birliğimiz, direnişimiz, yarına olan umudumuzdur. Şimdi birbirimize her zamankinden daha fazla kenetlenerek dayanışma, direnme zamanıdır.

Haklı mücadelemizi baskı altına almaya çalışan, her türlü hukuk dışı ve fiili uygulamalar karşısında geçmişte olduğu gibi bugün de sesiz kalmayacağız. Ortak değerlerimize sahip çıkmaya devam edecek, fiili ve meşru mücadelemizi her koşulda sürdürmek için birbirimize daha fazla kenetlenecek bu oyunu bozacağız. Zulmün ve zorbalığın efendileri önünde asla boyun eğmeyeceğiz.

YAŞASIN EMEK VE DEMOKRASİ MÜCADELEMİZ!

YAŞASIN SENDİKAL MÜCADELEMİZ!   

 

YAŞASIN KESK!

23 Eylül Cuma günü (bugün) Mülkiyeliler Birliği’nde Emek ve Demokrasi için Güçbirliği‘nin düzenlediği basın toplantısında ortak açıklamayı DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) Genel Başkanı Kani Beko yaptı. Basın metni aşağıdadır.

Haksızlığa, Hukuksuzluğa, OHAL’e Karşı Direnmek Haktır!

Türkiye 7 Haziran 2015’den beri olağanüstü bir dönem yaşamakta, fiili bir darbe sürecinden geçmektedir.

Haziran 2015’teki genel seçimlerde halkın ortaya koyduğu iradeye saygı gösterilmemesinin ardından “ya başkanlık ya kaos” olarak dayatılan süreçte, katliamlarda, çatışmalarda binlerce insan yaşamını yitirmiş, başkanlık rejimine fiilen geçilmiş, parlamento işlevsizleştirilmiş, hukuk tamamen vesayet altına girmiş, bu koşullar altında kanlı bir darbe girişimi yaşanmış, bu darbenin başarısız olmasından sonra da iktidar kendi darbe sürecini sürdürmeye devam etmiştir.

15 Temmuz’da başarısız olan darbecilerin olası icraatları, 15 Temmuz sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal dönemindeki rutin uygulamalar haline gelmiştir.

15 Temmuz darbe girişimini “Allahın lütfu” olarak değerlendiren iktidarın kastettiği “lütuf”, muhalefetin bastırılması, yıllarca işbirliği yaptıkları darbecilerle ortak işledikleri suçların üzerinin örtülmesi ve kamunun farklı dini cemaatler arasında paylaşılmasıdır.

HAKSIZ HUKUKSUZ TASFİYELERE HAYIR!

15 Temmuz darbe girişimi ile somut bir bağlantısı olmadan haksız bir biçimde açığa alınan/ihraç edilen 100 binin üzerinde emekçi, haklarında bir mahkeme kararı olmadan “suçlu” ilan edilmiştir. Hukukun ilkeleri ayaklar altına alınarak “masum” olduklarını ispat etmeleri istenmektedir.

Kamuda haksız-hukuksuz biçimde işten atılanların yerine “sözlü sınav” ile, yani herkesin malumu olduğu üzere “torpil” ile personel alınacak olması, liyakatin yerini tam “sadakat” ve tam “biat” düzenini alacağının göstergesidir.

Sözlü sınavın yanı sıra sözleşmeli istihdamın da dayatılması tesadüf değildir. Amaç kamu emekçilerini tamamen güvencesizleştirmek, böylece daha ucuza, kölece çalıştırırken iktidarın politikalarına da itiraz etmemelerini sağlamaktır.

Barış talebiyle bir bildiriye imza atan akademisyenlerin üniversitelerle ilişiklerinin kesilmesi, iktidarın savaş ve baskı politikalarına karşı hiçbir demokratik itirazın istenmediğinin kanıtıdır.

Son olarak neredeyse tamamı KESK’e bağlı EĞİTİM-SEN üyesi olan 11 binin üzerinde öğretmenin sendikal faaliyetleri üzerinden fişlenerek işten çıkarılması, iktidarın kamu emekçilerinin sendikal örgütlülüğünü ve özellikle de iş güvencesini hedef aldığını bir kez daha göstermektedir.

Sendikal faaliyetler, demokratik, barışçıl eylem ve etkinliklere katılım gerekçesiyle yaşanan açığa alma ve ihraçlar, Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerine göre de hukuksuzdur. Bu hukuksuzluk sadece haksız olarak ihraç edilen ve açığa alınan kamu emekçilerini ve ailelerini değil, tüm yurttaşları mağdur edecek bir uygulamadır.

Tam da yeni eğitim-öğretim yılı başlarken 18 milyon öğrenciyi öğretmensiz, hastaları hekimsiz, hemşiresiz bırakma pahasına girişilen bu cadı avı, kamu hizmetlerinin sürekliliğini ve niteliğini de tehdit etmektedir.

Eğitim alanında “cemaatin temizlenmesi” adı altında süren işten çıkarmaların, laik, bilimsel, parasız ve anadilinde eğitimi savunan eğitim emekçilerine uzanması, eğitimin dinselleştirilmesi ve ticarileştirilmesi planlarından bağımsız düşünülemez.  

Bizler kamuda yaşanan ve tüm yurttaşlarımızı tehdit eden bu darbeci zihniyete karşı mücadele etmenin bir hak olduğunu buradan bir kez daha ilan ediyoruz.

Eğer bu haksızlık ve hukuksuzluklarda ısrar edilirse, kimsenin kuşkusu olmasın ki her okul, her üniversite, her hastane, her kamu kurumu, emekçilerin, öğrencilerin, velilerin, hastaların, hasta yakınlarının, kısacası tüm yurttaşların ele ele omuz omuza darbeye direnecekleri demokrasi mücadelesi alanları olacaktır.

HALKIN İRADESİNİN GASPINA HAYIR!

Darbe girişimi gerekçe gösterilerek, ülkeyi KHK’lerle yönetmek, kuvvetler ayrılığını yok etmek, tüm yetkileri Başkomutan adı altında tek bir kişide toplamak, mahkeme kararı olmadan infazlara girişmek, her türlü demokratik hakkın kullanımını ortadan kaldırmak, tüm muhalif kesimlere karşı savaş açmak darbe değildir de nedir?

Bu sürecin son adımı belediyelere kayyum atanmasıdır. Bugüne kadar defalarca denetlenmiş, denetimsiz tek bir gün geçirmemiş, buna rağmen bir suç unsuru bulunamamış belediyelere KHK ile kayyum atamak, kendini mahkeme yerine koymaktır. Cumhurbaşkanlığına ya da başka bir mevkiye seçilmiş olmak, hiç kimseye kendini mahkemelerin yerine koyma, halkın oy verdiğinin yerine atanmışı ikame etme, yani darbe yapma hakkını vermemektedir.

Bu hukuksuzluğun amaçları bellidir:

Belediyelere kayyum atanması, halkın iradesine saldırıdır.

Belediyelere kayyum atanması, kentsel dönüşüm adı altında rant projelerinin önündeki engellerin kaldırılmasını amaçlamaktadır.

Belediyelere kayyum atanması, belediyelerdeki işçilerin ve emekçilerinin sendikal örgütlülüğünü de hedef almakta, sendika değiştirmeye yönelik baskılar artmaktadır.

Bizler halkın iradesini hedef alan, gasp eden her türlü darbeye karşı direnmenin bir hak olduğunun altını bir kez daha çiziyoruz.

OHAL DÜZENİNE HAYIR!

15 Temmuz darbe girişimi sonrası demokrasinin güçlendirilmesi yolu seçilmemiş, aksine ilan edilen Olağanüstü Hal ile hukuk, evrensel insan hakları ve hatta parlamenter demokrasi büyük oranda askıya alınmıştır.

15 Temmuz’da “paralel darbeciler” püskürtülmüş ancak tek adam diktasını dayatan süreç daha da hızlandırılmıştır.

Başkanlık sistemi adı altında tek adam diktasına geçmek için gerekli çoğunluğu sandıktan alamayanlar, OHAL rejimi ve “Başkomutan” söylemleri ile hayallerindeki rejimi fiili olarak hayata geçirmektedirler.

Olağanüstü Hal’in uzatılmasına dair son günlerde yapılan açıklamalar bir kez daha göstermektedir ki, OHAL’in amacı iddia edildiği gibi darbecilerle mücadele değil, sandık yoluyla elde edemedikleri anti-demokratik, otoriter rejim özlemlerini gerçekleştirmektir.

Bu ülkenin yurttaşları darbelerden darbe, darbecilerden darbeci beğenmek zorunda değildir. OHAL adı altında parlamentonun işlevsizleştirilmesi, yasama-yürütme ve yargının tüm yetkilerinin tek bir kişide toplanmasına karşı demokrasiyi savunmak bir haktır ve bugün burada toplanan emek ve demokrasi güçleri için bir görevdir.

OHAL adı altında ülkeye giydirilmek istenen deli gömleğini parçalamak, tek adam diktasına dayalı yeni rejimin kalıcılaşmasına karşı durmak, hukukun, adaletin, barışın hakim olduğu, laik, demokratik bir ülkeyi yaratmak için emek, barış ve demokrasi güçlerinin ortak mücadelesi dışında başka bir yol görülmemektedir.

Bizler buradan bir kere daha ilan ediyoruz ki, hukuku, adaleti, barışı, laikliği, demokrasiyi kazanmak için sokak sokak, meydan meydan, mahalle mahalle, okul okul, hastane hastane, belediye belediye, işyeri işyeri kol kola, omuz omuza demokratik mücadele hakkımızı kullanacağız.

EMEK VE DEMOKRASİ İÇİN GÜÇ BİRLİĞİ