Salı, 14 Nisan 2015 14:41

FİLM FESTİVALİNDE SANSÜR SKANDALI Özel

Yazan

Son günlerde, 34. İstanbul Film Festivali kapsamında yayınlanacak olan “Bakur” adlı belgeselin Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 5224 sayılı Kanuna dayanarak “kayıt-tescil ve eser işletme belgeleri olmadığı” gerekçesiyle sansürlendiği haberi basına yansımıştır. Böylece, her fırsatta sanat ve sanatçılar üzerinde baskısını hissettiren Bakanlık, bu uygulamasıyla bir kez daha kültür sanat politikalarına yönelik sansürcü anlayışını ortaya koymuştur.

Bilinmektedir ki, ticari dolaşıma giren filmlerin kayıt tescil belgesi alması ve sınıflandırılması anlaşılır ve olası bir uygulamadır; ancak festival filmlerinin böyle bir uygulamaya tabi tutulmasının dünyada bir örneği bulunmamaktadır. Hal böyleyken, film festivallerinde gösterilen filmleri kayıt tescil belgesi almaya zorunlu kılmak kabul edilemez çağdışı bir uygulama olup, her gün bir başka şekilde karşımıza çıkan siyasi sansür uygulamalarına yeni bir kılıf uydurma çabasından öteye geçememektedir.

Bu uygulamayla amaç, sadece bir filmin gösterilmesini engellemek değil, denetim üzerinden yaratılan sansürün kurumlarca içselleştirilmesi ve bir nevi oto sansür refleksine dönüşmesidir. Buna benzer uygulamalar, televizyon kanallarındaki sansürlerle her gün karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca, bilinmektedir ki, geçen yıllarda mevcut siyasi iktidarın yürürlüğe koymak istediği “TÜSAK” yasası da benzer şekilde sanat kurumlarının özerklik anlayışına darbe vurarak, baskı, denetim ve sansür uygulamalarını arttırmayı amaçlamaktaydı. Yaşanan bu son olayda da, var olan ama genelde uygulanmayan, kontrol edici nitelikteki yasa, festivaller için bir nevi “Demokles’in Kılıcı” gibi öne sürülerek uygulanan sansür ve baskı meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Buradan hareketle, siyasi iktidarın son dönemlerde fütursuzca uyguladığı sansür vakalarını ve özelinde “Bakur” belgeselinin 34. İstanbul Film Festivali’nde gösterimin engellenmesini protesto ediyor ve çağdaş demokrasilerde eşine rastlanılamaz bir uygulama olduğunu düşünüyoruz.

                                                                                              KÜLTÜR SANAT-SEN

 

                                                                                              GENEL MERKEZİ

Son günlerde basında, IŞİD militanlarının Musul’da bulunan antik kent Nimrud’u ve Hatra’yı buldozerlerle yıktıkları, Musul Kütüphanesinde, aralarında el yazması eserlerinin de bulunduğu yaklaşık 8 bin eseri yaktıkları, Babil ve Nineveh kentinde bulunan Arkeoloji Müzesinde 2700 yıllık heykelleri ellerinde bulunan balyozlarla parçaladıkları, Halep ve Rakka Müzelerinden haber alınamadığı, Irak ve Suriye’de ciddi bir tarihi eser yağması olduğu haberleri yer almaktadır. Basına yansıyan bu vahşi görüntüler, Taliban'ın 2001 yılında Afganistan'daki antik Bamyan Buda heykellerini bombalamasını akıllara getirmektedir. Gerici zihniyetin bir ürünü olarak dünya kültür mirasına hunharca yönelen bu şiddet açıkça kültürel trajedi niteliği taşımaktadır.

“Müzeoloji” bilimini sadece “yaftalık, kemik, taş, fosil parçaları, put, erotik heykeller” olarak gören, tarihin karanlıklarına gömülmüş Ortaçağ zihniyetini yeniden canlandırmak isteyen IŞİD militanlarının yaptığı bu vahşeti lanetliyor, Mezopotamya kültürünün ve insanlığın ortak değerlerinin yok edilmesine yönelik bu katliamın bir an önce durdurulması için UNESCO’yu acilen toplanmaya davet ediyoruz.

 

                                                                                              KÜLTÜR SANAT-SEN

 

                                                                                              GENEL MERKEZİ

Pazartesi, 09 Şubat 2015 08:23

BASIN DUYURUSU Özel

Yazan

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü'nde İdari ve Mali İşler Daire Başkanı Fahrettin Atasayar hakkında “kurumdaki 70’e yakın güvenlik kamerasının sistemini kendi bilgisayarına da yükleterek, personelini dinleme ve takibe aldığı” gerekçesiyle başlatılan soruşturmayla ilgili 4 Şubat 2015 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde bir haber yayınlanmıştır. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü çalışanlarının kişisel haklarına yönelik saldırı niteliği taşıyan bu olay, insan haklarına, mevzuata ve ahlaki kurallara da tamamen aykırı ve kabul edilemez bir uygulamadır. Açıkça görülmektedir ki; hukuki herhangi bir dayanağı bulunmayan bu uygulama ile sanat kurumlarına ve çalışanlarına yönelik psikolojik baskılar her geçen gün biraz daha arttırılmak istenmektedir.

Haberin içeriğinde de belirtildiği üzere; kurumda bulunan güvenlik kameralarının en yoğun olduğu bölümün, çalışanların atölyelerine yakın olması ve doğrudan Fahrettin Atasayar’ın bilgisayarına yükletilmesi uygulamaya yönelik soru işaretlerini daha da arttırmakta ve uygulamanın “güvenlik” gerekçesiyle değil, baskı unsuru olarak hayata geçirildiğini gözler önüne sermektedir.

Sanat kurumlarının ve çalışanlarının hukuksuz uygulamalarla tahakküm altına alınmaya çalışıldığı baskıcı bir dönemden geçtiğimiz şu günlerde, Kültür Sanat-Sen olarak, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nde yaşanan hukuka ve insan haklarına aykırı bu uygulamayı şiddetle kınadığımızı bildirir ve soruşturmanın takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyururuz.

 

 

                                                                                                      KÜLTÜR SANAT-SEN

                                                                                                          GENEL MERKEZİ

 

 

Çarşamba, 05 Kasım 2014 09:50

YANGINDAN MAL KAÇIRIYORLAR! Özel

Yazan

İktidar, bu kez de Çalışma Bakanı’nın emriyle yeni bir “yangından mal kaçırma” operasyonu düzenledi. Sanata kapatılan Şinasi ve Akün sahnelerini 10 gün evvel “gizlice”  sattı. O denli gizliydi ki ihale şartnamesi duyurulmadı, talimatı Çalışma Bakanı Faruk Çelik verdi.

Yapılanlar ne iddia edilen şeffaflık politikasıyla ne de olduğu savunulan ‘’sosyal devlet”  ilkeleriyle bağdaşabilir. Yapılanlar kendi sanatçısı, kendi sanatı olmayan iktidar erkinin  tehdit diye gördüğü sanatçı ve sanatsever kesimin tepkilerinden ne denli çekindiğinin en açık  itirafı.

Aslında ‘’yandaş olmayan ölmeli’’ politikasıyla, baskı, sindirme, sansür silahıyla bütün sanat alanlarını, kurumlarını  tehdit eden iktidar, sanatın gücünden, sanatçının sesinden, sözünden, kaleminden, dansından, resminden, heykelinden korkmakta haklı. Çünkü tüm bu bölme, ezme, yok etme çabaları direnç ateşini içten içe  besliyor.

Fazıl Say’a ambargo gündemden düşmeden, Devlet Tiyatrosu’nda, Shakespeare’in Macbeth oyununun  programdan çıkarılması  baskının  hangi boyutlara taşıdığını açıkça gösteriyor. Kurumlar, bu komutları uygulayacak TÜSAK bekçilerine emanet edilerek sanata ve sanatçıya karşı bir  savaşa girişiliyor.

Merak ediyoruz: İktidar hırsıyla gözü dönen, suç işleyerek, öldürerek yükselen Machbeth’in trajik sonunu anlatan oyunu izleyen bakanlık yetkilileri, paranoyaklaşan Machbeth’le kimleri özdeşleştirdikleri için yasaklama istemişlerdir? Yoksa  ‘’yarası olmayan gocunur mu’’ diye mi sormalıyız?

Özerk Sanat Konseyi olarak maalesef bu hukuksuzlukların süreceğini, yeni haksız ve otoriter icraatların geleceğini anlıyoruz.

Ancak bu zulüm döneminin geçici olduğunu, kazananın sanat ve sanatçı duyarlılığı olacağını biliyoruz.

Tarih, baskıcı yönetimlerin kendi sonlarını nasıl  hazırladığının kanıtlarıyla doludur. Yaşanan bu hoyrat dönem günü geldiğinde yine  sanata malzeme olacaktır.

Özerk Sanat Konseyi

Pazartesi, 27 Ekim 2014 14:03

BASINA VE KAMUOYUNA...

Yazan

 Kültür ve sanat alanında AKP hükümetinin baskıcı, otoriter, sansürcü ideolojik müdahaleleri giderek artmaktadır. Siyasi iktidarın özgürlük ve özerklik vaadlerini içeren TÜSAK yasa tasarısı  taslağı kısa zamanda icraatlarıyla iflas etmiştir.Ainesi iştir kişinin misali TÜSAK gündeme getirildiği andan itibaren hükümetin kültür ve sanata yaptığı müdahaleler sanatı nefes alamaz hale getirmiştir.Başta yıllardır kapalı olan İstanbul Atatürk Kültür Merkezi,her sezon sonu satışa çıkan Akün,Şinasi sahneleri,yıllardır onarılmayan Van Devlet Tiyatrosu binası,satışı planlanan Trabzon Devlet Tiyatrosu ve kullanıma kapatılan Ankara Operet Sahnesi sanatı,sanatçıları ve seyircileri mağdur etmiştir. Bakanlıkta kurulan bir ekip Devlet Tiyatroları repertuarlarına müdahale etmektedir.

Amaç, planlı girişimlerle ödenekli sanat kurumlarını çalışamaz, sanat üretemez hale getirerek “gördünüz mü başarısızlar!” algısı kamuoyunda yaratılmaya çalışılmakta, sanatçılara yönelik cadı avı ve değersizleştirme kampanyası hızlandırılmaktadır.

Ödenekli sanat kurumları yoklukve mağduriyet içindeyken devletin özel tiyatrolara  desteği de özel girişimlere, kurdurulan şirketlere ya da yandaş kişilere mali yardıma dönüştürülmektedir. Dostlar Tiyatrosu, Ferhan Şensoy Tiyatrosu, AST gibi toplumdan yana sanat üreten tiyatroların desteği kesilmiştir. Yasa çıkmadan oluşturulan TÜSAK zihniyeti açıkça “yandaşa destek çık, muhalifi engelle” mantığından başka bir anlam taşımamaktadır.

Edebiyat alanında destek verilen yazar, çizer, sanatçı isimleri açıklanmamıştır.

Başta destek verdiği sonra yaş sınırlaması yaparak desteğini çektiği “İTİRAZIM VAR” filmini kısmen yasaklı, “NYMPHOMANİAC” filmini ise yasaklı ilan etmiştir.

Çeviriler ve çevirmenler yargılanmaya başlamıştır.

Altın Portakal Film Festivali ve benzeri festivallere “SANSÜR” damgasını vurmuştur.

Devlet Sanat Kurumlarında sindirme, kadrolaşma yöntemleri ile TÜSAK’A hazırlık planlanmaktadır.Taslak gündeme geldiğinden beri Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı hemen hemen bütün Genel Müdürler değiştirilmiş, yerlerine kurum içinde şartları ve liyakatleri Genel Müdürlüğe elverişli bir çok sanatçı varken, kurum dışından tartışmalı kişiler atanmıştır.TÜSAK’a karşı olduğunu beyan eden senfoni orkestraları müdürleri, DOB idareci ve müdürleri, DT idarecileri ve müdürleri baskı ile istifa etmiş ya da görevden alınmışlardır.

Dünyaca ünlü piyanist Fazıl Say’a yapılan sansür, İstanbul Devlet Tiyatroları’nda yaşanan hukuksuz sansür girişimi sanata açık bir saldırıdır.TÜSAK yanlısı olduğunu her fırsat ve platformda haykıran A.Nejat Birecik göreve gelir gelmez DT yasasında olmayan bazı titrler ihdas ederek kuruma dışarıdan personel taşımıştır.

Ödenekli sanat kurumlarında istihdam biçimi yarı yarıya taşeron emekçiler üzerine kurulmuştur. Sanat kurumlarının asli kadroları eritilerek yarının sanatçı adayları geleceksizleştirilmiştir. Çalışma koşullarına ve politik baskılara ses çıkaramayacak yevmiyeli gençş sanatçılar kadrolu sanatçılarla karşı karşıya getirilmiş;  sanat eğitimi veren üniversite bölümleri hızla varlık nedenlerini yitirmeye başlamış; geleceğin sanatçıları güvencesiz, geleneksiz, geleceksiz bir yarına terk edilmiştir.

 Devlet Tiyatroları ile  tüm sanat kurumları emekçileri bu tür oyunlara gelmeyeceğiz. Kuşkusuz susmamız beklenmesin. Seyircimize sanatsal üretimimizi, her türlü olumsuzluğa, mağduriyet yaratan durumlara rağmen en nitelikli şekilde sunmak için büyük çaba göstererek yolumuza devam edeceğiz.

Tüm sanat dünyasına, aydınlara, sanatseverlere sesleniyoruz: TÜSAK’ı inceleyiniz. Sanatın tüm dallarını egemen gücün ideolojisinin emrine vermek üzere tasarlanmış bir TUZAK olduğunu göreceksiniz.

SESLENİYORUZ: Sesimize sesinizi katın! Sanatın zincirlenmesine kayıtsız kalmayın.

Görüşme ve bu konular üzerinde düşüncelerimizi,önerilerimizi açıklama talebimizi yineleyerek Sayın Kültür ve Turizm Bakanına sesleniyoruz.

Sanatın çığlığını duyun.Bu çığlık ülkemizin gerçekten demokratikleşmesine sanatın katkı verme isteğinin sesidir..

Yaşasın örgütlü mücadelemiz , yaşasın sanat!

KÜLTÜRSANATSEN-TOMEB-DETİS-TOBAV

 

 

AKP hükümetinin 12 yıllık iktidarında eğitim ve sağlıktan kültür ve sanat alanına kadar, bütün alanlarda yürütülen “piyasalaştırma” uygulamaları, tarihi eserlerin, müzelerin, sanat kurumlarının nasıl bir yağma ve talan siyaseti ile denetim altına alındığı bilinmektedir. Toplumsal yaşamın bütün alanlarında olduğu gibi, kültür, sanat ve turizm alanında da siyasi iktidar eliyle hayata geçirilen piyasacı uygulama ve girişimler, yıllardır yaşanan çürümeyi derinleştirmiştir.

Siyasal iktidarın yıllardır “Devlet eli ile tiyatro olmaz, özelleştireceğiz” sözü ile özerk ve tüzel kişiliğe sahip yapılar olan ödenekli sanat kurumları, adeta halkın gözünde itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Sanat kurumlarına ait binalar ya satılmış ya da tadilat yapılacak bahanesiyle boşaltılarak kendi kaderine terk edilmiştir.

Yıllardır halk kütüphaneleri yok edilmeye çalışılmakta, müze ve ören yerleri ticarileştirilerek piyasaya sunulmaktadır. Basında 02.06.2014 tarihli haberde yer alan “İstanbul’un zam şampiyonu müze giriş ücreti” haberinin manşette yer alması,  müze giriş ücretlerinin %20 oranında artması bir eğitim kurumu olan müzelerin nasıl ticarileştirildiğinin açık bir göstergesidir. Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü tarafından, 13.09.2010 tarihinde 2886 sayılı Devlet İhale Kanununun 51. Maddesinin (g) bendi uyarınca pazarlık usulu ile yapılan “Müze ve Örenyerleri Gişelerinin İşletimi , Giriş Kontrol Sistemlerinin Modernizasyonu ve Yönetimi İşi İhalesi”nin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemli, sendikamız dava açmış ve bu dava halen devam etmektedir. Hükümetin sanata yönelik doğrudan ve dolaylı müdahaleleri bütün hızıyla sürerken, yandaş basın aracılığı ile kültür ve sanat kurumları itibarsızlaştırılmaya çalışılmakta,  kültür turizm ve sanat kurumlarında ihtisas alanları ile ilgili olmayan atamalar ve siyasi kadrolaşma uygulamaları bütün hızıyla yaşanmaktadır. 

Siyasal iktidarın kamuya ve bir bütün olarak yaşam alanlarımıza tamamen hâkim olma isteği, kültür ve sanatta da kendini göstermiş, hükümetin kültür ve sanata yönelik faaliyetleri fiili dayatmalar son yıllarda belirgin bir şekilde artmıştır. Özgür, özerk ve bağımsız sanat, baskıyla, sansürle, tehditle sindirilip, TÜSAK gibi saldırılar tüm hızıyla sürerken, 12 yıldır bütün baskılara ve engellemelere rağmen hizmet kolunda yetkili sendika olmayı başaran sendikamız Kültür Sanat Sen siyasi iktidarın öncelikli hedefi haline getirilmiştir. 

Geçtiğimiz yıllarda hükümetin, merkezi ve yerel idarecilerin baskı ve yönlendirmeleri ile hükümet güdümlü sendikalar, 11 hizmet kolunun 10’unda yetkili olmalarına karşın, kültür, sanat ve turizm işkolunda bütün baskı, yıldırma, sindirme ve tehdit politikalarına rağmen genel yetkiyi Kültür Sanat Sen’in elinden almayı bugüne kadar başaramamışlardır. Ancak özellikle son bir yıl içinde hükümet güdümlü yandaş konfederasyon ve onun hizmet kolumuzda örgütlü sendikası yetkili olmak için her yola başvurmuş, bu anlamda gerek bakanlık düzeyindeki her kademede gerekse taşrada yönetim birimlerinde olağanüstü baskılar oluşturmuşlardır. Son dönemde hükümetin kültür ve sanat alanına yönelik anti demokratik girişimlerine sessiz kalarak destek verenler, yandaş sendika kendi sendikalarına üye olmayan kültür, sanat ve turizm emekçilerine yönelik baskı ve yıldırma politikalarını belirgin bir şekilde arttırarak, yetkinin son gününde yapılan üyeler ile 2014 yılında yetkili sendika olabilmişlerdir.

Kültür Sanat Sen, yıllardır izlediği mücadeleci sendikal çizgisi ve toplusözleşme kazanımları ile asıl yetkiyi hizmet kolumuzda çalışan kültür, sanat ve turizm emekçilerinden almıştır. Dolayısıyla bugün hizmet kolumuzda resmi olarak hükümet yandaşı sendikanın yetkili olması, yıllardır benimsediğimiz mücadeleci sendikacılık anlayışında herhangi bir değişiklik yaratmayacaktır.  

Sendikamız, gerek hizmet kolumuzda yaşanan gelişmeler, gerekse 18 bini aşkın kültür, sanat ve turizm emekçisinin ekonomik, demokratik ve özlük sorunları ile ilgili olarak bugüne kadar ortaya koyduğu mücadeleci ve direngen tutumu bugünden sonra da aynen ve kararlılıkla sürdürecek, siyasi ve idari baskılara karşı örgütlü gücüyle karşı koyacaktır. Bizlerin ve üyelerimizin bu konuda en küçük bir tereddüdü ya da korkusu yoktur.

2014-2015 yıllarına ilişkin Toplu Sözleşme görüşmelerinde Memur Sen enflasyon farkını almamış ve TÜİK verilerine göre enflasyon 9.66 olmuştur. 2014’ün ilk altı ayında enflasyon karşısında 60-200 lira arası emekçilerin kaybı olacaktır. Her fırsatta iktidarın yanında olduğunu kamuoyuyla paylaşmaktan çekinmeyen yandaş konfederasyonun ve bileşenlerinin yapacakları yaptıklarının teminatıdır. 

Yıllardır hükümetin anti-demokratik uygulamaları karşısında sesini çıkarmayanların, siyasi iktidarın baskıcı, otoriter ve taleplerimizi yok sayan uygulamaları karşısında kafasını kuma gömenlerin kültür, sanat ve turizm emekçilerinin mevcut haklarını koruması ve yeni haklar kazanmasının ne kadar mümkün olacağını kamuoyunun takdirine bırakıyor, sendikal mücadelede sadece yetkili olmanın bir anlamının olmadığını, asıl önemli olanın etkili ve mücadeleci bir sendikacık yapabilmek olduğunu hatırlatmak istiyoruz.

Kültür Sanat Sen olarak, kültür, sanat ve turizm emekçilerinin mücadelesini ve umudunu canlı tutmak, bütün kültür, sanat ve turizm kurumlarında somut talepler üzerinden mücadeleyi yükseltmek, sendikamızın önümüzdeki dönemde en temel hedeflerinden birisi olacaktır. Gezi direnişine rehber olan “Birleşe birleşe kazanacağız” sözü, tüm kültür, sanat ve turizm emekçilerinin, hepimizin mücadele kılavuzudur.

                                                                                                                                                                                    KÜLTÜR SANAT SEN MERKEZ YÖNETİM KURULU

Pazartesi, 07 Nisan 2014 12:48

BASIN VE KAMUOYUNA...

Yazan

Devlet Tiyatroları’na (DT) ait İrfan Şahinbaş atölyeleri Sahnesi’nde SS İvme Yapı Kooperatifi ile DT arasında anlaşmazlığa neden olan ağaçlandırılmış alana yapılan gece yarısı operasyonuna dün sabah saatlerine bir yenisi daha eklendi. Bu defa arazide bulunan bütün yetişkin ağaçlar kesilerek Devlet Tiyatrolarının kullanımında olan yapılara kepçelerle zarar verildi. Bilindiği üzere bundan bir ay kadar önce de gece yarısında söz konusu alanda iş makineleriyle girilerek çok sayıda ağacın sökülmesi sanatçılar ve çevre dostları tarafından tepki toplamıştı. Kültür ve sanat emekçileri günler boyunca tuttukları nöbeti sürdürdüler. Yaşanan ağaç katliamı sonrasında birçok Demokratik Kitle Örgütü, park forumu ve mahalle insiyitifi temsilcileri yaşananlara tepki gösterdiler. Sözkonusu arazide mahkeme tarafından verilmiş yürütmeyi durdurma kararı olmasına, Yeni Mahalle Belediyesi tarafından bu yönde karar alınmış olmasına rağmen İvme Yapı Kooperatifi tarafından hukuk tanımaz tutuma neden engel olunamadığını anlayamıyoruz.
Arazinin DT'ye tahsis edilmeyen bölümü ise 2005 yılında İvme Yapı Kooperatifine herhangi bir ölçüm yapılmadan Devlet Tiyatroları’na sorulmadan satılmıştır. Bu dönemde söz konusu araziyle ilgili olarak “aplikasyon (parselin ayrılması, birleşmesine aykırı durum) hatası yapılmıştır.

Böylece Devlet Tiyatrolarında bulunan arazinin kooperatif tarafından kendi parsellerine alınması sağlanarak araziye göz dikilmiştir. Söz konusu araziye İvme Yapı Kooperatifi tarafından inşaat yapılmak istenmesi üzerine gerekli hukuki başvurular yapılarak yürütmeyi durdurma kararı alınmış ancak tüm bunlara rağmen iş makineleri tarafından yapılan bu katliama engel olunamamıştır. Bu doğa düşmanı zihniyete defalarca uyarımızı yaptık, Devlet Tiyatroları’na ait araziye girilmemesini istedik. Ancak maalesef sesimizi yeterince duyuramadık, ağaçlarımızı rantiyenin elinden kurtaramadık. Arazi ile hukuki sürecin devam ettiği halde yapılan bu saldıya ve ağaç katliamına rağmen o araziye tek bir çivi çaktırmayacağımızın bilinmesini istiyoruz. Bu katliamı gerçekleştiren sorumluların bir an önce cezalandırılmasını istiyoruz. Devlet Tiyatrolarının kullanımına tahsis edilmiş, her türlü saldırı ve ayak oyunları ile gasp edilmeye çalışılan bu araziyi ranta teslim etmeyeceğiz. Her türlü hukuki ve meşru mücadelemizi vermeye devam ederek bu doğa düşmanı rantiyeye gerekli cevabı vereceğiz.
Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası (Kültür sanat-Sen) Ankara Bölge Şubesi

KÜTÜPHANELER KAPATILIRKEN KÜTÜPHANE HAFTASI KUTLANABİLİR Mİ?
Kütüphane Haftası kutlamalarında AKP Yandaşlığı neden öne çıkarılıyor?

Türkiye, bu yıl 50. kez Kütüphane Haftası kutlayacak. 31 Mart- 6 Nisan tarihleri arasında kutlanacak olan Kütüphane Haftası, kutlamadan ziyade kütüphanelerin sorunlarının biriktirilerek tartışılmadığı günler haline gelmiştir. Kütüphanelerin içinde bulunduğu durum hiç de umut verici değildir. Türkiye’deki kütüphaneler, hem sayı, hem içeriğinde yer alan eserler, hem de ziyaretçi açısından oldukça geri duruma getirilmiştir. Halk kütüphanelerinin istatistiklerinden, bu kütüphanelerin kullanıcı ve üye sayılarının yıllar itibariyle düştüğü gözlemlenmektedir. Okul kütüphanelerinin yetersiz kalması nedeniyle kitap okumaktan ziyade ödev yapmak amacıyla gelen sadece öğrencilerin uğrak yeri haline getirilmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneciler ve Yayımcılar Genel Müdürlüğü ile Türk Kütüphaneciler Derneği tarafından çağrı yapılsa da düzenlenen Kütüphane Haftası programına bakıldığında iktidara yakın çevrelerin yoğun katımı dikkatleri çekiyor. Yeni Şafak yazarlarının öne çıkarıldığı programın teması ise “Hayat Boyu Kütüphaneler” olarak hazırlanmış. Kütüphane sayısının giderek azaltıldığı, 321 kütüphanenin önce protokollerle yerel yönetimlere devredildiği sonra da kapatıldığı Türkiye’de bu tema oldukça “manidar” olmuş.2004 yılında halk kütüphaneleri sayısı 1367 iken 2012 yılında bu sayı 1112’ye düşmüştür. TÜİK verilerine göre halk kütüphanelerinin kullanıcı sayısı 2005 yılında en yüksek seviyesine ulaşarak yaklaşık 20 milyon 706 bin olurken, 2012 yılında bu sayı yaklaşık 19 milyon 545 bine düşerken uzmanlar tarafından yapılan tüm uyarılar görmezden gelindi.
Öncelikle bir ülkenin eğitim sisteminin okuma alışkanlığını geliştirecek, bilimsel eğitim ve öğretimi yaygınlaştıracak, mevzuatları düzenlemesi gerekmektedir. Birbirinden bağımsız olmayan eğitim ve kültürün birlikte yürütülebileceği çalışmaların olmaması, mevcut müfredatlarda kitap ve kütüphanelere önem verilmemesi, kütüphaneciliğin seçmeli ders olarak dahi okutulmaması, çocukları ve gençleri ezberci, bilimsel olmayan kavramlarla kitaplardan tamamen uzaklaştırmıştır. Eğitim politikası kütüphanelerin gelişmesinin önünde engel olması gelecek kuşakların düşünmeyen, araştırmayan, sorgulamayan ve üretmeyen kitlelere dönüştürülmesine neden olmaktadır.
Alınan yayınların bilimsel içerikli, objektif ölçütler doğrultusunda, toplumun gereksinimlerine cevap verebilecek, estetik duygularını geliştirebilecek ve demokrasi kültürünü yerleştirerek toplumun gelişmesine hizmet edecek nitelikte olmalıdır. Ayrıca Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü’nün bütçeden ödeneği yıllar itibariyle gittikçe kısılmış, yetkisi daraltılmış, herhangi bir proje hazırlamak bir yana kanun ve mevzuat konusunda bile yıllarca ilerleme sağlayamamış, uzman personellerinin mali sosyal ve özlük haklarında iyileştirme yapamamışken nitelikli bir hizmet beklentisi de anlamsızdır.Halk kütüphaneleri, mevcut kullanıcı potansiyelinin yanında, aynı zamanda dışlanmış gruplar ve engellilere hizmet sunabilen birer eğitim-kültür merkezi de olmalıdır. Kütüphaneler yerel yönetimlerin insafına bırakılamaz. Kütüphaneciler olarak kütüphanelerin yerel yönetimlere devredilmesini istemiyoruz “Yerel yönetimler, yasal zorunluluk olmadığı sürece politik ve rant getirisi olmayacağı düşüncesiyle kütüphane hizmetlerine yeterli finansal kaynak ayırmayacaktır. Halk kütüphanelerine seçilen kaynakların, yerel yöneticilerin politik tavrına bağlı olarak alınacağı da aşikârdır. Uzman personel eğitim aldığı uzmanlık alanı dışında farklı işlerde kullanılacaktır. Bugün 321 halk kütüphanesi nasıl ilgisizlik, personel yetersizliği ve ödenek yokluğu nedeniyle kapatılmışsa diğerleri de kapanmak zorunda kalacaktır. Ülkemizin toplumsal bellekleri olan kütüphaneler yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kültür politikaları da en az milli eğitim konuları kadar önemli ve ulusaldır. Halkın okuma alışkanlığı ve orta öğretim den sonra ücretsiz olarak özgürce bilgi ve becerilerini geliştirebilecekleri yerler olan halk kütüphanelerinin yönetici kadroları ihtisas elemanlarından oluşamaması okuma kültürünü yok edecek ve verilen hizmeti niteliksizleştirecektir. Ardından da iktidarlar tarafından devredelim satalım söylemleri başlayacaktır. Gezici kütüphaneler gezemiyor. Halk kütüphanelerinin gezici kütüphane ağları ile desteklenmesi gerekirken var olanlar bile personel ve ödenek yetersizlikleri nedeniyle zaman içinde yok olarak yaşamımızda nostalji olarak yerini alacaktır. Sürekli yön ve muhatap değiştiren halk kütüphanesi politikasının, personel alımı standardı ile de hedefe ulaşamadığı görülmektedir. Bu gün ülkemizin birçok ilçesinde kütüphaneci bulunmamaktadır. Ülkemizdeki uygulamalara bakıldığında, Bilgi –Belge Yöneticileri ve uzmanlarının gerek istihdam edilmelerindeki yaşanan sıkıntılar gerekse bilgi merkezlerindeki alt yapı sorunlarının çözülmemiş olması ülkemizin kültür politikalarını da olumsuz etkilemektedir. Liyakatsiz atamalar, görevden almalar ve sürgünler de cabası.
Yazın ve edebiyat alanında faaliyette bulunan Türkiye Yazarlar Sendikası, Pen Türkiye gibi Edebiyat ve yazın örgütlerinin yer bulamadığı programda düzenlenen panel ve söyleşiler büyük bir titizlikle seçilmiş. Hatta bazı kütüphane temsilcilerinin sunum yapacağı bölümde doğrudan “AKP Kütüphanesi” yer alıyor. Sormak istiyoruz bunca değerli kütüphane kapatılırken AKP’nin Parti Kütüphanesinin ne gibi bir özelliği var ki kendisine Kütüphaneler Haftasında özel yer bulabiliyor. Ayrıca Kütüphane alanında birikmiş onlarca sorunu çözmeyen bir iktidar partisinin eleştirilmesi gerekirken neden partisine kurduğu kütüphane üzerinden reklamı yapılıyor? Üstelik Türkiye Yazarlar Sendikası tarafından Yıldız Sarayı’nda yapılan Edebiyat müzesinin depo yapılmak üzere kaldırılması hafızalarda taze iken etkinliklerin AKP’yi memnun etmek üzere hazırlandığı görüntüsü vermektedir. Diğer yandan Kütüphane Haftası’nın açılış konuşmalarını yapmak üzere bu yıl bir ilk gerçekleştirilerek, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) Kütüphane ve Dokümantasyon Müdürü Mustafa Birol Ülker açılış konuşması yapacaklar arasında ilk sırada yer alacak. Basın yayın ve edebiyat dünyasının bütünün yer aldığı kütüphaneler haftası etkinleri düzenlemek yerine yandaş yazar, kurum temsilcisi ve gazetecilerin öne çıkarılmasında ki amacı merak ediyoruz doğrusu. Hemen her alanda yandaş olma hevesi ve biat kültürü Kütüphaneler Haftası’nda da kendisine yer bulmuş olmasına da anlam veremiyoruz. Kütüphaneler haftasının bu şekilde düzenlenmesine ön ayak olan ve imzası olan kuruluşların bu tavrını kınıyoruz. Siyasi iktidarın, bilimsel bilginin gelecek nesillere aktarılmasında tarih boyunca en önemli paya sahip olan kütüphaneciliğe yaklaşımı ise değersizleştirme, yok sayma ve kendi haline bırakarak giderek yok etme şeklindedir. Siyasi iktidarın, kütüphanelere ve kütüphane emekçilerine yaklaşımını protesto ediyoruz. Kütüphane Haftası’nı kutlamıyoruz.
Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası (Kültür Sanat Sen ) Genel Merkezi

Yenikapı İstasyonu’na konulan TCDD, AYEM ve Ulaştırma Bakanlığı logolu tabelada arkeologların suç işlemiş gibi gösterilmesi üzerine yaptığımız basın açıklamasında Anadolu’nun ve İstanbul’un kültürel mirasına katkılarından dolayı minnettar olduğumuzu ifade ettik. Oysaki söz konusu arkeolojik kazılarda emek harcayan, katkı sunan çok sayıda farklı kadro ve unvanlardan kişi söz konusudur. Minnettarlığımız elbette tüm mesleklerden emekçileredir. Ancak söz konusu tabelada yer alan ifadelerle arkeologların hedef gösterildiği algısı oluşması nedeniyle basın açıklamamızda özellikle hedef gösterilen arkeologlara teşekkür etme gereği duyduk.
Kültür Sanat-Sen, tüm unvan, kadro ve mesleklerden emekçi haklarını eşit şekilde koruma ve geliştirme amacını taşıyan bir sendikadır. Gerek Toplu İş Sözleşmesi masasında, gerekse Kamu Personeli Danışma Kurulları’nda ayrım yapmaksızın bütün emekçilerin hak ve menfaatlerini savunan bir sendikayız. Dolayısıyla alın teri ve bilgisini esirgemeyen tüm emekçilere minnettarız.

MÜZELER

Müzeoloji, müzeyi bir kültür merkezi olarak algılar ve tanımlar. Müzeler, rahatlama, keyfalma, yaşayan, aynı zamanda bilgilendiren kurumlardır. Müzelerde temel taşlar, tarih bilgisi, tarih kültürü, felsefi bakışlar ve eğitimsel düşüncelerdir.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın mevzuatında müzeler için “dünya görüşünü geliştirmede tesirli olan daimi kuruluş” denilse de, müzeoloji bilimini sadece “yaftalık kemik, taş ve fosil parçaları, erotik heykeller” olarak gören, tarihin karanlıklarına gömülmüş olan Ortaçağ zihniyeti yeniden canlandırılmak isteniyor. Bu zihniyet insanı insan yapan başlıca iki unsura, sonunu düşünmeden müdahale ediyor, bilime ve sanata. Müzelerde çalışan emekçiler yorgun ve suskun. Kendileri gibi düşünmeyen müzecilere baskı yapılmakta, mobbing uygulanmaktadır. Soruşturma açarak hukuka aykırı cezalar verilmekte, ihtisas elemanları tasfiye edilerek ileride yapılacak özelleştirmeye yönelik müzeler, zayıflatılmaya çalışılmaktadır.
Son günlerde Marmaris, Kahramanmaraş, Diyarbakır, Bergama, Anadolu Medeniyetleri Müze Müdürleri, Eskişehir Koruma Bölge Kurulu Müdürü görevlerinden alınmıştır. Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü kadroları görevde yükselme sınavına tabii olmadığı için hülle yoluyla müdür atanmakta ve kurul müdürlükleri kadrolaşmanın basamağı olarak kullanılmaktadır.

MODERNİSAZYON İHALESİ

Sayın Bakan “müze ve ören yerlerinin gişe ve işletmelerinin modernizasyonuyla hem ziyaretçi sayısında hem de gelirde yüksek artışlar sağlandığını” söylemektedir. Bunu söylerken müze ve ören yerleri gişelerinin modernizasyonun nasıl ve kimler tarafından yapıldığını açıklamamaktadır. Oysa Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2010 yılında 48 müze ve ören yeri gişesini, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’na göre yapılması gerekirken, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 51. Maddesinin 9. Bendi uyarınca pazarlık usulü ile ihale ederek kamuyu büyük zarara uğratmıştır. 2012 yılında müze gişe modernizasyon ihalesi kapsamındaki 48 müze ve ören yerinden 247 milyon liralık gelir elde edilmiştir. Bu rakam ülke genelindeki müze ve ören yerleri gelirlerinin yüzde 88’ini kapsamaktadır. Kapsam dışı müze ve ören yerlerinin geliri ise 33 milyon liradır. Bu girdi ülke genelindeki müze ve ören yerlerinin yüzde 12’sini teşkil etmektedir.
Şimdi Sayın Bakana soruyor ve açıklama bekliyoruz: Gişe modernizasyonu ihalesi kapsamındaki müze ve ören yerlerinden elde edilen 247 milyon liralık girdinin ne kadarı devlet kasasından alınarak Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TURSAB)’ın kasasına aktarılmıştır?

AYASOFYA TEKLİFİ

Yine son günlerde Ayasofya Müzesi’nin camiye çevrilmesi “yüksek sesle” dillendirilmektedir. Oysa Danıştay “Ayasofya’nın İstanbul’un en önemli tarihi parçası ve ortak miras olduğu, bir veya birden fazla kültürü temsil eden önemli bir örnek olması nedeniyle tüm dünyaya tanıtılma işlevinin gereği gibi yerine getirilebilmesi amacıyla müze olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmadığına” karar vermiştir. Danıştay’ın kararına rağmen Atatürk’ün kurmuş olduğu bir kurumun başkanlığını da yapmış olan bir bilim insanı (!) milletvekilinin, Ayasofya’nın ibadete açılması için kanun teklifi vermesi oldukça düşündürücüdür.

MARMARAY AFİŞİ

“Marmaray projesi hakkında ülkemizin ve tarihimizin en görkemli projelerinden birinin gerçekleşmesi sürecinde tarihe saygı duyulduğunu 35 bin eserin kayda girdiğini, dünyanın en verimli ve büyük arkeolojik çalışma olarak tarihe geçtiğini” belirten Bakan; Marmaray kazılarının Marmaray projesini 5 yıl geciktirdiğini belirten Ulaştırma Bakanlığı tarafından çıkartılan afiş karşısında suskun kalmıştır. Marmaray projesi dâhilinde yapılan arkeolojik kazılardan Anadolu ve İstanbul’un kültürel değerlerine katkısından dolayı övgüyle bahsedilmesi gerekirken, Yenikapı İstasyonu’na konulan TCDD, AYEM ve Ulaştırma Bakanlığı logolu tabelada arkeologların suç işlemiş gibi gösterilmesi, AKP zihniyetinin kültürel mirasa verdiği değerle ilintili olsa gerek.

Saygıdeğer arkeologlar!

Anadolu’nun ve İstanbul’un kültürel mirasına katkılarınızdan dolayı minnettarız sizlere… Emeğinize ve yüreğinize sağlık…

*Kültür Sanat-Sen Genel Merkezi

www.evrensel.net

Eklenme tarihi: 2014-01-13 06:00:00

Sayfa 1 / 4